|
|
|
|
||||||
|
KONULAR MEDİNE DEVRİ |
|
{Siyer-i Nebî} Siyer ve Siyer-i Nebi
Siyer, manen tutulan yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret
kelimesinin çoğuludur. Hazreti Adem Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat Efendimize
kadar gelen peygamberlerin; insanları hak yola çağırmak için vazifelerini
nasıl yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük ve tehlikelere göğüs
gerdiklerini anlatan ilme İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya (Aleyhimüsselam)
Denir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi
sırasında gösterdiği gayretleri anlatan ilme de Siyer-i Nebî denir. Kısaca,
İslâm Tarihi umumî bilgileri, Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz Aleyhisseiâmın
(ay senesiyle) 63 yıllık hususî tarihini anlatır.
İslâm Tarihinin bir şubesi olan Siyer ilmi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
yaptıkları, buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi bakımından Hadis,
Tefsir, Fıkıh, Kelâm ve Ahlâk gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur'an-ı Kerîm'den
sonra en büyük kaynağıdır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatında dinî,
siyasî, askerî, içtimaî ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri bulmak
mümkündür. Bu bakımdan da Siyer ilminin derecesi ve önemi büyüktür. İslamdan Önce
İnsanlığın hali
Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm Dinini insanlara bildirmek vazifesiyle
gelmezden önce, insanlık âlemi iki büyük devletin tesiri altında yaşıyordu.
Bunlar Peygamberimizin memleketi olan Arapistan Yarımadasına komşu bulunan
Bizans ve İran Devletleri idi. Yine insanların inandıkları, yolunda
gittikleri dinler arasında Hıristiyanlık, Musevîlik mecusîlik ve putperestlik
hüküm sürüyordu. Fakat Bizanslıların, Romalıların inandıkları din olan
Hıristiyanlık, İncil'in eski devirlerden beri değiştirilip aslından
uzaklaşılmasıyla İsa Aleyhisselâmın getirdiği şeriatla büyük ölçüde ilgisini
kesmişti. Üstelik Roma medeniyetinin putperestliği, kötü ahlâkı, her türlü
perişanlığı da dinî inançlara karıştırılmış, iş çığırından çıkmıştı.
Papazların şahsî düşüncelerine göre, din hükümleri çıkarttıkları, para ile
Cennet sattıkları, günahkârları afvetme gibi hayâllere daldıkları
Hıristiyanlığın bir de üçlü ilâh sapıklığına bulaşmasıyla da hak dinle
uzaktan yakından hiç ilgisi kalmamıştı. Yahudilerin sahip çıktığı Musevîlik ise, yine bu milletin kendi
sapıklıklarını din içine sokmalarıyla, Musa Aleyhisselâmın getirdiği
şeriattan uzaklaşmıştı. Yahudiler, kendi peygamberlerinden sonra yeni bir
şeriatla gelen İsa Aleyhisselâma düşmanlık yapmakla da hak yoldan tamamiyle
mahrum olmuşlardı. İranlılar da, Mecusîlik adı verilen ateşperestlik yani ateşe
tapma gibi sapık bir dinin içindeydiler. Araplar ise putlara tapıyorlardı. Bu
arada komşuları olan Hıristiyan ve yahudi milletlerin tesirinde kalarak bu
dinlere girenleri de vardı. Ancak bunlar, putperest Araplara göre oldukça az,
bir kısım kabilelerdi. Zaten putperest düşünce ve davranışlar, Hıristiyanlık
ve yahudilik gibi diğer dinler içerisine de girmişti. Araplar içerisinde İbrahim Aleyhisselâmın şeriatı üzerine devam
eden, Allahü Teâlâ'nın birliğine iman eden "Hanifler" de vardı.
Ancak bunlar adetleri belli olacak kadar az bir sayıdaydılar. Araplar ahdine
vefâ göstermek, müsafire ikramda bulunmak, sünnet olmak, tırnak kesmek gibi
Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail'den kalma bazı sünnetleri de yapıyorlardı.
Ne var ki, hak din üzere olmadıkları için cahillik onları esir etmişti. Cehaletin getirdiği kötülükler içerisinde, kabileler arasında
kan davaları sürüp gidiyordu. Sadece haram ay sayılan Receb, Zilkade,
Zilhicce ve Muharrem denilen dört ayda harbi bırakıyorlardı. Kabileler
halinde idare olunduklarından, Kabe'de her kabileye ait olmak üzere 360 adet
put doldurulmuştu. Kurulan panayırlarda, yaşayış şartlarından çok ileride
edebiyat yarışmaları yapılıyor, şairler ve hatipler insanları hayli tesir
altında tutuyordu. İnsan hakları ayak altına alınmış, güçlüler zayıfları eziyor,
köleler ve esirler içler acısı bir halde yaşıyor, kadınlara önem verilmiyor,
kız çocukları geçim sıkıntısı veya damat ayıbı korkusuyla diri diri toprağa
gömülüyordu. Ahlâksızlık her tarafı kaplamıştı.
İşte gerek Arabistan Yarımadası'nın içine düştüğü cahillik, gerekse Bizans ve
İran Devletlerinin hüküm sürdüğü yerlerdeki sapıklık ve ahlâksızlık,
birbirinden aşağı kalır şekilde değildi. Bütün insanlık âleminin karanlık
bulutlar altında ve karışıklık içerisinde yaşadığı bir devirde, onları bu
alçak ve bayağı hayattan kurtarıp ebedî kurtuluş ve saadete ulaştıracak bir
Peygamber bekleniyordu. Hıristiyan ve yahudilerin mukaddes kitapları böyle
bir peygamberin geleceğini, zamanının yaklaştığını bütün alâmetleri ile
müjdeliyordu. Bu peygamberin Hazreti İbrahim soyundan, Mekke taraflarından
çıkacağına dair bilgiler veriliyordu. Mekke
Şehri ve Yüce Kâbe
İslâm Tarihinde mukaddes Mekke şehri ve
içerisinde bulunan Mescid-i Haram ve onun içinde yüce Kâbe büyük ve önemli bir
yer tutar. Çünkü bu şehirde birçok peygamberin vazife yapması, Kabe'nin,
müslümanların kıblesi olması, İslamda hac ve tavaf ibadetlerinin bu şehire
tahsis edilmesi, daimi olarak Mekkeye, dinî bir merkez vasfı kazandırmıştır.
Her taraftan gelen hacıların, ziyaretçilerin kestikleri kurbanlar, yaptıkları
alış-verişlerle mühim bir ticaret merkezi olan Mekke, Kâbe ile de manevî
merkez sıfatını hiç kaybetmemiştir. Kabe'yi , Allahü Teâlâ'nın emriyle önce
Melekler, sonra Hazreti Adem ve ve Şit Aleyhisselam; peygamberlerden son
olarak da İbrahim Aleyhisselam ile oğlu Hazreti ismail inşa etmişlerdi.. Daha
sonraları insanların ortak çalışmalarıyla zaman zaman yeniden yapılmış, tamir
ve değişiklikler görmüştür. Kâbede Mübarek Vazifeler Kabe'deki mukaddes vazifeleri eskidenberi
yapan ve ellerinde tutan Araplar, bunları büyük bir şeref olarak kabul
ederlerdi. Bu vazifeler arasında en mühimleri; Kabe'nin anahtarlarını elinde
tutmak olan Hicâbet Zemzem suyunu ve hacıların su işlerini idare etmek
olan Sikâye; ziyaretçileri barındırma ve müsafirlik işlerini ayarlamak
olan Rifâde'dir. Bu şerefli vazifeleri Peygamberimiz Aleyhisselâmın soyuna
mensup kimseler yapıyordu. Hatta Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in,
kaybolan Zemzem kuyusunu ve suyunu bulması büyük bir hizmet olmuş, itibarını
da çok artırmıştı. Fil Vak'ası (M. 571) Mekke'nin manevî ve ticarî bir merkez halinde
olması, Kâbe sebebiyle her taraftan insanların oraya akın ederek saygı
göstermeleri, zaman zaman bazı hükümdarların dikkatlerini çekiyor, bunu
önlemek için düşmanca fikirlere itiyordu. Habeşistan Devletinin Yemen Valisi
olan Ebrehe de, insanları Kâbe ziyaretinden vazgeçirmek, Mekke'nin ağırlığını
ortadan kaldırmak için San'a şehrinde Aklis veya Kulleys adında büyük bir
kilise yaptırdı. insanların Kabe'yi bırakıp buraya gelmelerini sağlamak
istedi. Ancak başaramadı. Üstelik Arapların bu kiliseye hakaret ettiklerini
görünce, Mekke'ye yürüyüp Kâbe'yi yıkmak çılgınlığına düştü. Ebrehe'nin Kâbeye Saldırması Ebrehe, hazırladığı büyük bir ordu ile Mekke
üzerine yürüdü. O zamanın âdetince uğur sayılan ve bugünün tanklarının yerini
tutan büyük Mahmudî Fil'ini de ordusunun önüne kattı. Bu sebeple hâdise,
tarihte Fil Vak'ası adıyla anılmıştır. Kabileler halinde dağınık yaşayan
Araplar, yer yer Ebrehe'nin ordusuna karşı koymaya çalıştılarsa da, onu
önleyemediler. Ebrehe'nin keşif için ileriye gönderdiği askerleri de,
Mekke'lilerin nesini buldularsa, yağmalayıp getirdiler. Mekke'lilerden bir sulh hey'eti, Ebrehe'ye
gittiler ve mallarının geri verilmesini istediler. Hey'etin başında, o zaman
Mekke şehrini idare eden Kureyş kabilesi reisi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
dedesi Abdülmuttalip bulunuyordu. Yağmalanan mallar arasında, onun da 100
devesi vardı. Ebrehe, onların bu isteğine şaşırdı: -"Ben, Kabe'yi yıkmak için geliyor ve bundan
vazgeçmem için rica etmenizi bekliyorken, siz develerinizin derdine
düşüyorsunuz?!" dedi. Böylece onları aşağı düşürmek istedi. Fakat
Abdülmuttalip: -"Ben, develerin sahibiyim ve onları istiyorum.
Kabe'nin ise asıl sahibi var. O'nu O Yüce sahibi korur!"
diye cevap verdi.
Ebrehe, yağmalanan malları geri verdikten sonra, ordusunu ve şöhretli filini
Mekke üzerine yürüttü. Abdülmuttalib ise, Kabe'nin kapısına yapışıp göz
yaşları ile duâ ettikten sonra halkı dağlara çekerek olacakları ibretle
beklemeye başladı. Ebrehe, koca filinin Mekke üzerine gitmemekte direndiğini,
ayaklarının kumlara saplanıp kaldığını, başka tarafa çevrildiği zaman koşarak
yol aldığını görünce, küplere bindi. Bu sırada, Ebrehe ve askerleri Kur'an-ı
Kerîm'in Fîl Sûresi'nde bildirildiği üzere, hiç beklemedikleri bir şeyle
karşılaştılar. Bir anda gökyüzünü kaplayan Ebabil kuşları, ağızlarında ve
ayaklarında taşıdıkları küçük kızgın taşları düşman askerlerinin üzerine atıyorlar,
bir nevi Ebrehe ordusunu havadan bombardıman ediyorlardı. Böylece koca ordu
neye uğradığını şaşırdı, yara bere içinde perişan oldu. Çok az kişi
kaçabildi. Onlar da aldıkları yaranın tesiriyle kısa zaman sonra öldü. Ebrehe
de canını zor kurtarıp Yemen'e döndü ise de, çok geçmeden O da orada öldü.
Kabe'nin sahibi Kabe'yi işte böyle korumuştu. Peygamberimiz (A.S)
Dünyaya Geliyor
(17 Nisan 571-12 Rebiulevvel) Fil Vak'ası, milâdî 571 senesinde meydana gelmiş, o sene de
"Fil Yılı" adıyla Araplar arasında bir çeşit tarih başlangıcı
sayılmıştı. İşte bu hâdiseden 52 gün sonra, Nisan ayının 17'nci, Rebîulevvel
ayınım 12'nci Pazartesi gecesi sabah olurken Mekke'de Haşim Oğulları
mahallesinde, âlemlere rahmet olan iki cihan güneşi, son peygamber Muhammed
Mustafa Aleyhisselâm, tek bir inci gibi dünyaya geldi. O sabah âlem başka bir
âlem oldu, bütün cihan nur ile doldu, kâinat muradına erdi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğduğu gece bir çok mucizeler
meydana geldi. Mübarek sırtının iki küreği arasında, kalbinin hizasında
Peygamberlik mührü vardı. Melekler validesini tebrike geldi. Kabe'deki ve
civardaki putlar yüzüstü yere serilmiş halde bulundu. Hükümdarların sarayları
sarsıldı, direkleri yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri devamlı yanan
ateşleri söndü, iran'da Sâve Gölü kurudu, bin yıldır kurumuş olan Semâve
vadisi sularla dolup taştı. İnsanlar, büyük bir hâdisenin başladığını anladı.
Çünkü bu mucizeler, hükümdarların saltanatının yıkılışını, dünyadaki küfür
ateşlerinin sönüşünü, bâtıl dinlerin, sapık inançların kuvvetinin kuruyuşunu
haber veriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın yüce soyu, İbrahim Aleyhisselâmın
oğlu Hazreti İsmail'e dayanır. Babası Kureyş'in Haşim Oğulları sülâlesinden
Abdulmuttalib'in oğlu Hazreti Abdullah'dır. Annesi ise, Zühre Oğulları'ndan
Vehb'in kızı Hazreti Âmine'dir. İkisi de Mekke'li olmakla birkaç göbek
yukarıda soyları birleşir. Hazreti Abdullah, Peygamberimiz daha ana rahminde
iken, doğumundan iki ay evvel Suriye seyahatinden dönerken Medine'de 25
yaşında vefat etmişti. Bu sebeple Efendimiz doğuştan öksüz olarak doğdu. Doğduğunda Muhammed ve Ahmed isimleri, daha sonra Mahmud ve
Mustafa isimleri verilen Fahri Kâinat Efendimize, babasından miras olarak beş
deve, bir sürü koyun, Ümmü Eymen adında Habeşli bir cariye ve doğduğu kutlu
bir ev kalmıştı. Mekke'nin havası yeni doğan çocuklara ağır geldiği ve onların
daha güzel dil öğrenmeleri için, civar yaylalardan gelen süt analarına verme
âdeti vardı. Bu âdet üzere Mekke'ye yine bir çok kadın gelmiş hepsi birer
çocuk almışlardı. Bunların içinde merkebinin çok kötürüm olması sebebi ile Halime bir çocuk alamamıştı. Kendisine
Peygamberimiz Aleyhisselâm teklif edilince de, yetim olması sebebiyle pek
kârlı bir iş olmaz diye düşünmüş, fakat sonradan aldığına çok sevinmişti.
Çünkü O'nun gelmesiyle evinde malında bereket artmış, her şeylerine bolluk
gelmişti. Hazreti Halime ve kocası ondaki üstün vasıfları sezerek bir şey
olmaması için üzerinde titrie-mişlerdi. Sütanne, Annesine Teslim Ediyor (M.575) Peygamberimiz Aleyhisselâm beş yaşma basıncaya kadar, bu aile
içerisinde kalmış, süt kardeşi Şeyma ile beraber büyümüştür. Daha sonra
Hazreti Halime getirip validesine teslim etmiştir. Peygamberimiz Aleyhisselâm
süt annesine karşı hayatı boyunca hürmet ve ikramda bulunmuştur. Süt
kızkardeşi Şeyma'ya karşı da nasıl vefakâr davrandığı Huneyn savaşı sonunda
görülmüştür.. Peygamberimiz Aleyhisselâm, süt anasından geldikten sonra iki sene
annesi ile beraber kaldı. Hazreti Âmine, oğlu ve kölesi ile beraber Medine'ye
gidip Hazreti Abdullah'ın kabrini ziyaret etmek istedi. Bu maksatla yola
çıktılar, Medine'ye ulaştılar. Ziyaretlerini yaptıktan sonra, geri dönerken
Medine yakınlarındaki Ebvâ köyünde hastalanan Hazreti Âmine 576 veya 577 yılında vefat
etti.
Dedesinin Himayesinde (M.577) Babasından sonra, altı yaşında anasından da yetim kalan
Peygamberimiz Aleyhisseİâm'ı kölesi Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti. Validesinin vefatından sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm, dedesi
Abdulmuttalib'in yanında kaldı. Hizmeti ile cariye Ümmü Eymen uğraştı. Ebû Talibin Yanında (M.579) Peygamber Efendimiz, İki sene geçip sekiz yaşına geldiği zaman,
dedesi Kureyşin reisi Abdülmuttalipde vefat etti. O vefat ederken oğulları
içinde Ebû Talib'e, yeğenine bakmak vazifesini verdi. Amcası Ebû Tâlib, ona baba yakınlığı gösterir ve diğer öz
oğullarından daha iyi bakar, her şeyden esirgerdi. Çünkü Peygamberimizin;
evinin, malının bereketi olduğunu görüyor, kendisindeki ileriye ait halleri
seziyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir müddet amcasının koyunlarını
güderek, amcasına yardımcı olmuştur. Peygamberimiz Aleyhisselâm 13 yaşına girdikleri zaman, ilk defa
Mekke dışına seyahat etme imkanını buldular. O devirlerde Kureyş kervanları
ticaret için yazın Şam tarafına, kışın da Yemen tarafına giderlerdi.
Peygamberimizin amcaları da Kureyş kabilesinin önde gelen kişileri olarak
zaman zaman bu kaafilelere katılırlardı. Efendimiz (A.S) de amcaları ile
beraber başka ülkeleri görmeyi razu ediyor ve bunu amcası Ebû Talib'e
söylüyordu. Ebû Tâlib, yetim yeğenini yanından ayırmak istemiyor, O'nun
başına bir şey gelir korkusuyla ne bırakmakta, ne de götürmekte karar
kılabiliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın kendisiyle gelmek istemesi
karşısında, Efendimiz (A.S) 13 yaşında iken Suriye'ye giden Şam ticaret
kervanına katıldılar. Kaafilenin yolu Şam yakınındaki Busra kasabasına
uğradı. Buradaki kilisede vazifeli, gelip geçen yolcularla ilgilenen Bahira
adındaki rahibin, kervanı takip eden bir bulut ve kervanda gördüğü genç bir
çocuk dikkatini çekti. Mukaddes kitaplarda okuyup, vasıflarını gördüğü ve
gelmesinin yaklaştığını sezdiği son peygambere ait bildiklerini, bu genç
çocukta gördü. Rahib Bahira, Fahri Kâinat Efendimize, Arapların en büyük
putları Lat ve Uzza'nın adına yemin vererek bazı şeyler sordu. O'nun bunlara
yemin etmekten hoşlanmadığını gördü. Nihayet Efendimizden rica ederek sırtını
açtırdı ve O'nda gördüğü peygamberlik mührünü edeple öptü. Sonra Ebû Talib'e
yanındaki çocuğun geleceği hakkında bildiklerinden anlatarak, Şam'a
gitmemelerini istedi. Çünkü orada yahudilerin, O'ndaki vasıfları görerek,
hasedlerinden bir kötülük yapmalarından korkuyordu. Ebû Tâlib de mallarını
Busra'da satıp alacaklarını temin ederek oradan geri döndü. Yemen Seyahati ( M.583) Peygamberimiz Aleyhisselâm 17 yaşında da, diğer amcaları Zübeyr
ve Abbas'ın yanında Yemen ticaret Kaafilesine katılarak bu ülkeye gidip
geldi. Bu yolculukta da kendisinde büyük haller görüldü. Araplar arasında şan
ve şerefi iyice yükseldi. Hılfülfudul
Cemiyeti ve Andlaşması (M. 591 ) Cahilliyet devrinde Arap kabileleri arasında kan dâvaları, iç
savaşlar eksik olmazdı. Yalnız dört haram ay olan Receb, Zilkade, Zilhicce ve
Muharrem'de savaşmak haram kabul edilirdi. Eğer bu aylarda da, savaş
yapılırsa, buna Ficar Savaşları adı verilirdi. Kureyşliler ile
Havazin kabilesi arasında çıkan ve dört yıl süren böyle bir Ficar Harbine,
Peygamberimiz Aleyhisselâm da 20 yaşında iken amcalarıyla beraber
katılmıştır. Kureyş'in haklı olduğu bu savaşta, Efendimiz (A.S) hiç kimsenin
kanını dökmemiş, bir ok bile atmamıştı. Ancak, düşmanı oklarını toplayıp
amcalarına vermişti. Peygamberimiz Aleyhisselâm 20 yaşında iken, Mekke'de yerli ve yabancı
herkesin can ve mal emniyetinin korunması, asayişin sağlanması, adaletin
işlemesi gibi hususlara sahip çıkan "Hılfulfudul = Fadılların
Yemini" adıyla anılan cemiyette bulunmuş, amcalarıyla beraber kurucuları
arasında yer almıştır. Efendimiz, amcalarının yanında ticaret hayatını öğrenmiş ve bu
işle uğraşmaya başlamıştı. Eskiden beri kavmi arasında akıl, zekâ, kabiliyet
ve doğruluğu ile biliniyordu. Bu sebeple herkese emniyet ve güven verdiği
için kendisine "Emîn" lâkabı verilmişti. Kureyş'in zengin kadınlarından, yüksek ahlâkı ve
yardımseverliği ile tanınmış dul bir hanım olan Hatice, bazı kimselere
sermaye ve yardımda bulunarak ortak ticaret yapardı. İlk kocasının ölümünden
sonra, kendisi ile evlenmek isteyenler hayli fazla olduğu halde, hiçbirini
kabul etmemişti. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğruluk ve dürüstlüğünü
duymuş, kendisine sermaye vererek kölesi Meysere ile beraber Şam'a büyük bir
ticaret kervanı kaldırmıştı. Peygamberimiz Aleyhisselâm bu seyahatinde Şam'a varmadı. Rahib
Bahira'nın ölümünden sonra yerine geçen Rahib Nastura, O'ndaki alâmetleri
sezerek bir zarar gelmemesi için, mallarını Busra'da sattırdı. Üç ay süren bu
yolculuktan çok büyük bir kârla Mekke'ye dönen Peygamberimiz Aleyhisselâm,
Hatice'nin dikkatini çekti. Çünkü O'nun doğruluğu sayesinde, o zamana kadar
görülmemiş bir kâr elde etmişti. Hazreti
Hatice ile izdivacı (M.596) Hatice, elde ettiği büyük kazançlardan çok, Peygamberimizin
doğruluğuna ve üstün vasıflarına hayran kalmış, araya konulan vasıtalarla
evlenmişlerdi. Nikâhları kıyıldığı zaman Peygamberimiz Aleyhisselâm 25,
Hatice validemiz ise 40 yaşında bulunuyordu. Birbirinden memnun olarak 25
sene mes'ut bir hayat sürdüler, çocuklarını büyüttüler, insanlara örnek
oldular. Bu 25 senenin 15 yılı Peygamberlikten önce, 10 yılı da Peygamberlik
devrinde geçti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisine yapılan bir çok
tekliflere rağmen, Hazreti Hatice'nin sağlığında başka bir kadın almadı.
İbrahim isimli oğlundan başka bütün çocukları Hazreti Hatice'den dünyaya geldi. Kureyşliler bir ara, yağan yağmurlar ve çıkan yangınlardan
hayli zarar görmüş olan Kabe'yi yeniden yapmaya, tamir etmeye başlamışlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm da bu çalışmaya katılmış, mübarek omuzlarında
taşlar taşımıştı. Her iş bitip sıra Hacer-i Es'ad'ın yerine konulmasına
gelince, kabileler arasında andlaşmazlık çıktı. Çünkü herkes bu mübarek taşı
yerleştirme şerefini başkasına kaptırmak istemiyordu. Dört beş gün devam eden çekişmeler sonunda, iş iyice alevlendi
ve kabileler arasında savaş çıkmasına kadar vardı. Mekke'nin kana
bulanacağını gören ve endişeye kapılan yaşlı bir Ku-reyşli bir fikir ortaya
attı. Buna göre herkes bekleyecek , Harem-i Şerife ilk girecek kişi hakem
seçilecekti. Bu fikir herkes tarafından beğenildi. Bir müddet sonra Fahri
Kâinat Efendimizin çıkıp geldiğini gören insanlar, hep birden sevindiler,
rahatladılar. Çünkü O'na, doğru ve adaletli davranışından dolayı
"Emîn" lâkabını kendileri vermişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden beklenen şekilde, herkesi yatıştıracak
bir usûl buldu. MübareK hırkasını yaygı yaparak ortasına Hacer-i Es'ad'ı
yerleştirdi. Yaygının uçlarından, her kabilenin büyüklerine tutturdu. Böylece
hep beraber mukaddes taşı kaldırdılar, yerine getirdiler. Yerleştirileceği
sırada, Peygamberimiz Aleyhisselâm mübarek ellerine aldı ve yerine koydu.
Peygamberimizin 35 yaşında iken yaptığı bu hakemlik ile, büyük bir
andlaşmazlık çözüldü, kan dökülmesi önlenmiş oldu. O'nun bu güzel hareketi
ile, Kureyşliler kendisine daha çok hayranlık duydu, içlerindeki sevgi arttı,
böylece itibarı yükseldi. İlk Vahiy...Peygamberlik ve İslam
Dininin Gelişi (M.610) Bütün insanlık kara bir cehalet, akla hayale
gelmez sapıklıklar içinde yüzüyordu. Akıl sahipleri ve tevhid inancı içinde
olan çok az bir gurup insan, âlemi aydınlatacak hakikat güneşinin yakında
doğacağını anlıyorlar, söylüyorlar ve dört gözle bekliyorlardı. Mekke'de
bulunan tevhid inancına sahib Hanifler de, Hıra Dağı, (diğer adılya Nur
Dağı)'ndaki özel yerlerine, mağaralara çekilip Allahü Teâlâ'ya ibadet ile
uğraşıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm da Ramazan ayı gelince, yanına
zeytin, su ve kuru ekmekten meydana gelen azığını alır, orada inzivaya
çekilir, Allahü Teâlâ'ya ibadete dalardı. Bu ibadeti, olanlardan ibret almak,
hakikati düşünmek, iç âleminde murakabeye varmak şeklinde oluyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm 40 yaşına girdiği zaman kendisine
Nebîlik, 43 yaşında ise Rasüllük geldi. Nebîlik doğru rüyalarla başlamıştı
ki, altı ay müddetle rüyasında gördükleri aynen çıkıyordu. Milâdî 610 yılının Ramazan ayında yine böyle Hıra Dağına
çekildiği sırada, ayın 17'sine rastlayan Pazartesi gecesi seher vaktinde,
bulunduğu mağaranın içinde bir ses ve bir nurla irkildi, dehşete kapıldı.
Allahü Teâlâ tarafından kendisine gönderilen Melek, Cebrail Aleyhisselâm ilk
vahyi getiriyor, Alak Sûresi'nin ilk âyetleri olan "Allah'ın ismiyle
oku!" emrini bildiriyordu. Hazreti Cibril bu ilk gelişinde, Fahri Kâinat
Efendimize okumayı, abdest almayı ve namaz kılmayı öğretti. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, saadetti hanesine ilahî vahyin heybetinden korkmuş bir halde
döndü. Hazreti Hatice'ye kendisini örtmesini söyledi. Biraz istirahat edip
kendine geldikten sonra, olanları anlattı. Hazreti Hatice, her zaman olduğu
gibi, Peygamberimizin Peygamberlik vazifesinde de ilk yardımcısı oluyordu.
O'nu, tesellî edip büyük bir nimetle karşı karşıya olduğunu anladı ve
anlattı. Amcası Varaka'ya olanları bildirdiler. Varaka eski kitabları okumuş,
tevhid inancı üzerine olan Haniflerdendi. Duydukları karşısında,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı tebrik etti. Kendisinin peygamberlikle
vazifelendiğini, başına gelecek güçlükleri anlattı. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâmın İslâm'a çağırma zamanına yetişemeden öldüğü için, O'na
yardımcı olmak emeline kavuşamadı. Allahü Teâlâ, Peygamber Aleyhisselâmı yavaş yavaş mukaddes
vazifesine alıştırdıktan sonra, üç sene geçince Hazreti Cibril gelerek ilâhî
emirleri anlatma ve azabdan korkutma vazifesine başlamasını bildirdi. Bundan
sonra Cebrail Aleyhisselâm 23 sene boyunca Kur'an âyetlerini, ilâhî emirleri
getirmeye devam etti Peygamberimiz Aleyhisselâmın büyük vazifesi de, 13
senesi Mekke'de, 10 senesi de Medine'de olmak üzere yaklaşık 23 yıl devam
etti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bütün âlemlere rahmet, insanların
ve cinlerin hepsine kılavuz ve kurtarıcı olarak gönderilmişti. Bu son ve tam
dine İslâm, ona teslim olup emirlerini kabul edenlere, inananlara Müslüman ve
Mümin denildi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, vazifeye ilk başladığı zaman,
insanları gizli olarak dine çağırıyor, saklı yerlerde buluşup ibadet
ediyorlardı. İslâm ile ilk önce şereflenen ve Peygamberimiz Aleyhisselâmla
namaz kılan zevcesi Hazreti Hatice, en yakın arkadaşı ve dostu Hazreti Ebû
Bekir, amcasının oğlu genç Hazreti Ali ve âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b.
Harise'dir. Daha sonra Hazreti Ebû Bekir'in yol göstermesiyle Hazreti Osman
b. Affan, Hazreti Abdurrahman b. Avf, Hazreti Sa'd b. Ebî Vakkas, Hazreti
Zübeyr b. Avvam, Hazreti Talha b. Ubeydillah ye Hazreti Ebû Ubeyde b. Cerrah
müslüman oldular. İşte bunlara "İlk Müslümanlar adı verilir. Sonradan
Hazreti Ömer'in katılmasıyla bu 10 erkek müslüman "Aşere-i Mübeşşere =
Cennetle Müjdelenen Onlar" adıyla anılmış, sahabilerin en büyükleri
olmuşlardır. Alenî Davet Başlıyor (M. 613 - İslamın 4. Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm; ilk üç sene insanları el altından,
gizliden gizliye islâm Dinine girmeye, putları terketmeye çağırıyordu.
Hazreti Ebû Bekir başta olmak üzere diğer müminler de O'na yardımcı olmaya
çalışıyorlar, dostlarını, yakınlarını bu hak dine davet ediyorlardı. Bu üç
sene içerisinde müslümanların sayısı 30'u biraz geçmişti. İbadetlerini ise
evlerinde, gizli yerlerde yapabiliyorlar, Mescid-i Haram'a girip duâ
edemiyorlardı. Kur'an âyetlerini ve hükümlerini öğrenmeleri de yine
gizlilikle yürüyordu. Sahabîlerin meydana çıkma isteği karşısında,
Peygamberimiz Aleyhisselâm henüz az olduklarını söylüyordu. Nihayet peygamberliğin dördüncü yılına rastlayan Mîlâdî 614
senesinde, Hıcr Sûresi'nin 94'ncü âyetiyle bildirilen "Emrolunduğunu
açıkça, çatlatırcasına bildir!" ilâhî emri geldi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm da vahyin bu emrine uyarak insanları açıktan açığa hak yola
çağırmaya başladı. Önce en yakınlarını, akrabalarını, dostlarını ziyaret
ederek İslama davet etti. Bu yüce dinin güzelliklerini anlatarak onları
kötülüklerden uzaklaştırmaya çalıştı. Mekke kâfirleri, müslümanların yeni bir dinle ortaya
çıkmasından hoşlanmamışlardı. Ancak kendilerine bir zararları olmadığı için
de pek fazla ses çıkarmıyorlardı. Ancak putlara tapmalarının yanlış ve sapık
bir hareket olduğu, gittikleri yolun kötü sonuçlar vereceği gibi hakikatler
bildirilmeye başlanınca, düşmanlıklarını ortaya döktüler. Bu düşmanlıkları
alay ve hakaretle başladı, sonraları ezâ, cefâ, işkence, ticarî ve medenî
sıkıntılara düşürme, şiddet kullanma şeklinde devam etti. Kabul Etmiyorlar Şuarâ Sûresi'nin 214 ilâ 216'ncı âyetlerinin gelmesiyle en
yakınlarından başlayarak Allah'ın azabıyla korkutma emri bildirilince,
Peygamberimiz Aleyhisselâm akrabasını topladı. Putları terketmeleri-ni Allahü
Teâlâ'ya ibadette bulunmalarını, iyilikleri ve kötülükleri anlattı.
Peygamberimizin karşısına ilk çıkan amcası Ebû Leheb oldu. Nitekim, Allahü
Teâlâ'nın emirlerini bildirmek için Mekke halkını Safâ tepesine topladığında;
kendisinden şimdiye kadar bir yalan duyup duymadıklarını, şu tepenin
arkasında bir düşman ordusu bulunduğunu haber verse inanıp inanmayacaklarını
sormuş, kendisine "Emîn" lâkabını verdikleri kimseye elbette
inanacaklarını, ondan hiç bir yalan duymadıklarını söyleyen insanlar, O'nun
Peygamberliğini bildirip iman etmeleri teklifine bir şey diyememişlerdi. Ebû
Leheb ise yine küstahlığını gösterip hakaret etmeye kalkışmış, karısıyla
kendisi hakkında Tebbet Sûresi'nin nazil olmasına sebep olmuştu. Kureyş müşrikleri haklarında azâb âyetleri gelince, müminlere
eziyet etmeye başladılar. İslâmın yayılmasını, müslümanların çoğalmasını
önlemek için ezâ ve cefâdan geri durmadılar. Bir taraftan da, Fahri Kâinat
Efendimize, amcası ve koruyucusu Ebû Tâlib'e başvurarak yeni bir din ortaya
çıkarmaktan, putlarına dil uzatılmasından vazgeçilmesine çalıştılar. Fakat
imkânsız bir şey istedikleri için, red cevabı aldılar. Bunun üzerine zayıf ve
kimsesiz müminlere işkence etmeye giriştiler. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve diğer kabile ve akrabası kuvvetli
olan bazı müslümanlara bir şey yapamıyorlarsa da, fakir, zayıf ve kimsesiz
müminlere göz açtırmıyorlardı. Dinlerinden döndürmek ve onlara bakarak başkalarının da iman
etmesini önlemek için, akıllarına gelen her türlü eziyet ve işkenceyi
uyguluyorlardı. Kâfirlerin bu işkenceleri arasında, müminler öz oğulları bile
olsa, aç susuz bırakmak, hapsetmek, bayıltıncaya kadar dövmek, yaralamak,
kanlar içinde bırakmak, kızgın güneşin altında üzerine kayalar koyarak bekletmek,
kızgın demirlerle dağlamak gibi insanlık dışı usuller vardı. İslâmın ilk devirlerinde işkence gören bu müminler arasında en
meşhurları Hazreti Bilal Habeşî, Hazreti Ammar b. Yâsir ve babası Hazreti
Yâsir ile annesi Hazret! Sümeyye, Hazreti Habbab b. Eret, Hazreti Suheyb b.
Sinan Rumî, Hazreti Ebû Fukeyhe gibi köleler ve zayıflar; Hazreti Zinnîre,
Hazreti Lübeyne ve Hazreti Nehdiyye gibi cariyeler vardır. Bunların hepsi de
dinlerinden döndürülmek için işkenceye uğramışlardı. Fakat çoğu, kâfirlerin
dediklerine uymamış, bazısı ise Peygamberimiz Aleyhisselâmın izniyle sadece
dillerinden söylenileni tekrarlamışlardı. Hazreti Ebû Bekir bu işkence gören
erkek ve kadın köle müslümanların yedisini büyük karşılıklarla satın alarak
âzad etmişti. Hazreti Sümeyye ve Hazreti Yâsir en acı ve çirkin şekilde
öldürülerek İslâmın ilk şehîdleri olmuşlardı. Müminlere eziyet ve işkence edenlerin başında Ebû Cehil, Ebû
Leheb, As b. Vâil, Ümeye b. Halef, Velid b. Mugîre, Nadr b. Haris gibi ileri
gelen Mekke kâfirleri bulunuyordu. İşkenceler Mekke müşriklerinin bütün düşmanca hareketlerine rağmen İslâm
dini genişliyor, müminlerin sayısı gittikçe çoğalıyordu. Fakat bu hal,
kâfirlerin ezâ ve cefâlarını daha da arttırmalarına yol açıyordu. Çünkü iman
ile küfür arasındaki mücadele böyle devam edegeliyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, düşmanların kendilerine yaptıkları kötülüklere karşı, onları
sarsmış olan her türlü dinî ve medenî sapıklıklardan kurtarmaya, ebedî
kurtuluşa, huzura kavuşturmaya çalışıyor, Kur'ân okuyarak, İslâm'ın
güzelliklerini, küfrün aşağılıklarını anlatarak vazifesini ifâdan geri
kalmıyordu. Müşrikler ise, İslâm'ın gelmesiyle o zamana kadar sürdürdükleri
haksızlığın, zorbalığın ve bu sayede elde ettikleri makam ve menfaatlerin
elden gitmesinden, itibarlarının kaybolarak zengin ve fakir, kuvvetli ve
zayıf herkesin ilahî adalet önünde eşit hale gelmesinden korkuyorlardı. Bunun
için de, Ebû Tâlib'i sıkıştırarak, müminlerin kuvvetlilerine kadar eziyeti
arttırarak, hattâ Peygamberimiz Aleyhisselâmı boğmaya kalkışacak kadar
gözleri dönmüş bir şekilde hak dine ve yolcularına saldırıyorlardı. 1.
Habeşistan Hicreti (M. 615 İslamın 6. Yılı) İslâm'ın altıncı yılına rastlayan Mîlâdî 615 senesinde,
Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerinin bir kısmı ile Hazreti Erkam'ın evine
taşınmış, bu saadetti hane "Dâr-ı Erkam" adı ile İslâm'da çok mühim
bir yer tutmaya başlamıştı. Müslümanlar, artan eziyet ve işkence karşısında
ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri ve yaşayacakları bir yere hicret, göç
etmek için Peygamberimiz Aleyhisselâmdan izin istediler. Kendilerine Habeş
diyarına hicret için müsaade verildi ve hayır dualarla yolcu edildiler. Habeş hicretine ilk katılan muhacirler 12 erkek ve 4 kadından
ibaretti. Bunların içinde Hazreti Osman b. Affan ve zevcesi, Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kızı Hazreti Rukayye, Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti
Abdurrahman b. Avf ve Hazreti Abdullah b. Mesud gibi sahabiler bulunuyordu.
Kureyş kâfirleri, onların Mekke'den çıkışını duyarak peşlerinden gitmişlerdi.
Ancak müminler gemiye binerek Kızıldeniz'e açılmış olduklarından
yetişemediler. İslâm'ın altıncı yılı, Mîlâdî 616 senesinde Ebû Tâlib'in oğlu
Hazreti Cafer Tayyar başkanlığında 83 erkek, 21 kadından meydana gelen 104
kişilik bir mümin topluluğu daha Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Müslümanlar Habeş
hükümdarı Ashame tarafından çok iyi karşılandılar ve her hususta yardım
gördüler. Mekke kâfirleri ise, onların iyi halde olduklarını öğrenmişler;
orada da kuvvet bulmasınlar diye elçiler göndererek, kendi vatandaşları olan
bu insanların geri verilmesini istemişlerdi. İsa Aleyhisselâmın şeriatı üzere
tevhid inancında olan Ashame ise, müminlerin verdiği güzel ve mantıklı
cevablardan da kuvvet alarak Kureyşlilerin isteklerini kabul etmemişti. Habeş
Hükümdarının bu sıkıntılı devirde, gösterdiği yakınlıkla İslâm'a ve insanlığa
büyük hizmeti geçmiştir. Habeşistan'da çok iyi
geçinen müminlerden bir kısmı, müslümanlarla kâfirlerin anlaştıkları haberini
duyarak Mekke'ye dönmüşler, ancak asılsız olduğunu öğrenince tekrar hicret etmişlerdi.
Garânik hadisesi adıyla anılan bu yanlış haberden dolayı dönenlere, müşrikler
yine işkenceden geri kalmamışlardır. Hazreti Hamzanın Müslüman Oluşu (M.616-İslamın 7. Yılı) Peygamberimiz
Aleyhisselâm, her türlü güçlük karşısında insanları hak yola çağırmaya
çalışırken, düşmanlar da her fırsatta O'na ve müminlere eziyet etmekten geri
kalmıyorlardı. Hicretin altıncı yılında, bir gün Safa tepesinde oturmakta
olan Peygamberimiz Aleyhisselâm, Ebû Cehil'in kendisine karşı hakaret dolu
sözlerine sabır göstermiş, cevab vermeye tenezzül etmemişti. Bunu gören bir
kadın, avdan dönen ve Kabe'yi cahiliyet âdeti üzere tavaf etmekte olan amcası
Hamza'ya haber vermiş, hadiseyi sitemli sözlerle anlatmıştı. Hamza, yeğeninin hakarete uğramasına dayanamayarak kalabalık
bir topluluk içerisinde oturan Ebû Cehil'e çattı ve kafasına yayı ile vurup
yardı. Adamları Ebû Cehil'in uğradığı bu saldırı karşısında Hamza'ya karşılık
vermek istediler. Ancak Hamza'nın müslüman olmasından korkan Ebû Cehil, onun,
kardeşinin oğlunun intikamını almakta haklı olduğunu söyleyerek aşağıdan
aldı. Hamza ise, Fahri Kâinat Efendimize giderek yaptığını anlattı,
Efendimizitesellî etmek istedi. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm, amcasına,
ancak müslüman olduğu takdirde tesellî bulup memnun olacağını bildirdi. Bunun
üzerine Hazreti Hamza İslâm ile şereflendi. Hz.
Ömer'in Müslüman Oluşu (M.616 - İslamın 7. Yılı) Hazreti Hamza'nın iman etmesiyle, küfür ileri gelenleri
korktuklarına uğramışlar, kuvvetli bir destekçilerini kaybetmişlerdi. Bu korku
ve telaşla acele alarak toplandılar ve bu işe bir çare bulmanın yollarını
araştırdılar. Sonunda Peygamberimiz Aleyhisselâmı ortadan kaldırmaya karar
verdiler. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kabilesi Haşim Oğulları hayli
kuvvetli olduğu için, kimse böyle bir işi almaya cesaret edemiyordu.
İçlerinde en cesuru, 33 yaşında bir yiğit olan Ömer b. Hattab, ortaya çıktı
ve bu işi üzerine aldı. Kâfirler onun bu fedailiği karşısında çok sevindiler.
Kendisini alkış ve övmelerle, büyük vaad ve mükâfatlarla yola çıkardılar.
Ömer, kılıcını sıyırmış bir halde hırsla Peygamberimiz Aleyhisselâmın
bulunduğu Dâr-ı Erkam'a giderken, yolda kızkardeşi Hazreti Fâtıma ile
eniştesi Hazreti Sa'd'ın da müslüman olduklarını öğrenince, çileden çıktı.
Önce onların işini bitirmek maksadıyla geri döndü. Onun geldiğini duyan ve
içeride Kur'ân okumakta olan ev halkı, korkuyla âyetleri sakladılar. Fakat
Ömer, okunan âyetleri duymuş, ne olduğunu sormuştu. Onlar gizlemek isteyince,
eniştesini ayağının altına aldı. Kocasına yardım etmek isterken, kızkardeşi
de yediği tokatla ağzı burnu kan içinde yere düştü. Ancak imanın verdiği
kuvvetle; "Ey Ömer, Allah'dan kork da yaptığın zulme bak! İşte biz,
müslüman olduk, başımızı kessen de imanımızdan dönmeyiz!" diye haykırdı. Bu duygulandırıcı manzara karşısında, yaptıklarından utanan ve
pişman olan Ömer, okuduklarını getirmelerini istedi. Kendisine Tâhâ ve Hadid
Sûresi âyetlerini getirip okudular. Kur'ân-ı Kerîm'in hakikatleri ve
güzelliği karşısında kalbi yumuşayan ve küfür düşüncelerini dışarı fırlatan
Ömer, Fahri Kâinat Efendimize götürülmesini istedi. O sırada Efendimiz eshabı ile Dâr-ı Erkam'da bulunuyordu
Ömer'in geldiğini gören ve duyan müminler endişe ve korkuya kapıldı. Yalnız
Hazreti Hamza istifini bozmadı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hazreti
Cibril'den müjdeyi aldığı için sakin bir şekilde bekliyordu. Nitekim içeri
girer girmez kendisine müslüman olmasını teklif ettiği zaman, Hazreti Ömer
kelime-i şehadet getirip İslâm'ın 40'ıncı yiğidi olma şerefini kazanıyordu.
Müslümanlar ise, önce Hazreti Hamza, üç gün sonra da Hazreti Ömer'i
kazanmakla büyük sevince boğuldular. Hazreti Ömer'in teklifi ile, Peygamberimiz Aleyhisselâm ve
müminler toplu halde meydana çıktılar ve namaz kılmak üzere Kabe'ye
yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek üzere gönderdikleri Hazreti
Ömer'in; Peygamberimizin yanında diğer müslümanlarla beraber geldiğini gören
kâfirler, endişeye kapıldılar. Hazreti Ömer'in meydan okuyan sözleri
karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar, her biri bir tarafa sıvıştılar. Müminler ise Fahri Kâinat Efendimizle, Kabe'de ilk defa açıkça
kıldıkları namaz ve getirdikleri tekbirlerle etrafı inletiyorlardı.
Peygamberliğin yedinci, miladın 616'ncı yılında küfrün iki ana direğini,
kendi sarayına kazanan İslâm'a girenlerin sayısı, bu iki sahabiden sonra aynı
sene içerisinde 300'e çıkmış oluyordu. Müminler
Muhasaraya Alınıyor (M.616 - 619) Kureyş'in ileri gelenlerinden Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer
gibi iki yiğidin müslümanlar tarafına geçmesi, kâfirleri düşündürmeye başladı.
Düşman oldukları topluluk günden güne kuvvetleniyor, inanmadıkları din
gittikçe yayılıyordu. Toplanıp ne yapacaklarını konuştular. Nihayet
müslümanlar ve onlara yardımcı olanlarla her türlü alâkayı kesmeye,
kendilerine boykot ilân ederek muhasara ve abluka altına almayı
kararlaştırdılar. Alış-veriş etmemek, kız alıp vermemek, görüşüp buluşmamak ve
yardımcı olmamak gibi maddeler koyarak bu hususta bir de ahidname, andlaşma
yazdılar. Ahidnameyi götürüp Kabe'nin duvarına astılar, yaptıkları işe
mukaddeslik vermek istediler. Böylece İslâm'ın yedinci yılının başı olan
Muharrem ayında, Mîlâdî 616 senesinde Peygamberimiz Aleyhisselâm ile
müslümanlar, onlara destekte bulunan Haşim Oğulları, Ebû Tâlib mahallesi
denilen yerde hapis kalmaya başladılar. Kureyş kâfirleri bu hareketleriyle müslümanları ve
yardımcılarını yıldırmak, aç ve susuz, ticarî ve medenî haklardan mahrum ve
çaresiz bırakarak teslim olmaya, Peygamberimiz Aleyhisselâmı desteklemekten
caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak Müslümanlar ve Ebû Talib'in idaresindeki
Haşim Oğulları, her türlü sıkıntıya katlanarak Peygamberimizin etrafından
ayrılmamaya kararlıydılar. Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcalarından Ebû
Leheb ise, akrabalarının ölümüne bile göz yumarak kâfirlerle beraber olmaktan
çekinmemişti. Üç senelik muhasara devrinde, müminler ve dostları her türlü
sıkıntı ile karşılaştılar. Aç ve susuz kaldılar, çocukların açlıktan
feryadları Mekke sokaklarını inletir oldu. Yiyeceksizlikten ağaç
yapraklarını, deri parçalarını yemek zorunda kaldılar. Bu insanlık dışı
davranışlar, küfür sapıklığına düşmüş azgınlara en ufak bir acıma duygusu,
pişmanlık hissi vermiyordu. Gelen kervanların mallarını en pahalı fiyatı
vererek yere dökerek müminlerin almalarını önlüyorlardı. Muhasara altında
kalanlara gizlice yardım etmek isteyen yakınlarını en ağır cezalara
çarptırıyorlardı. Mîlâdî 616-619 yıllarında devam eden bu sıkıntılı hayat
sırasında, sadece haram aylardaki yumuşaklıktan faydalanarak ihtiyaçlar
sağlanıyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm da hak yola çağırma vazifesini ancak
bu aylarda yapabiliyordu. Bu üç senelik zaman içerisinde de pek çok mucizeler
meydana geldi. Birçok kimseler imanla şereflendi. Ahidnameyi yazan Mansur b.
ikrime adındaki kâfirin elleri kurudu. Ahidnamenin Allahü Teâlâ'nın ismi
bulunan yerinden başka her tarafını güveler yedi. Akıl ve vicdandan nasibi
olanlar insafa geldi. Yakınlarının bu haline dayanamayan bazı Mekkeliler güve
yemekle hükümsüz kalan ahidnameyi astıkları yerden indirdiler. Gösterdikleri
gayret ve çaba ile muhasara altındaki insanların serbest bırakılmasını
sağladılar. İslâm ehli ve dostları üç yıllık sıkıntı ve azabdan
kurtuldukları için Mekke'de adetâ bayram yapıldı. Herkes evine, eşine,
dostuna, akrabasına kavuştu, birbiri ile kaynaştı. Müslümanların ve dostlarının sevinmesi fazla sürmeden,
muhasaradan sekiz ay sonra Ebû Tâlib, ondan üç gün sonra da Hazreti Hatice
vefat etti. Müminler üstüste gelen bu acıyla sarsıldı, Peygamberimiz
Aleyhisselâm çok üzüldü. Ebû Tâlib, küçüklüğünden beri Peygamberimiz Aleyhisselâmı öz
evladından daha çok severek büyütmüş, baba olmuş, kendisi iman etmemekle
beraber imansızlara karşı korumuş, her zaman O'na kanat germişti. Onun
ölümüyle Peygamberimiz Aleyhisselâmın çok üzülmesi, iki sebebe bağlıydı.
Biri, o kadar destek ve yardımına rağmen iman etmeyip küfür üzere gitmesi,
diğeri gözle görülür bir himayeden mahrum kalmasıydı. 80 yaşında ölen Ebû
Talib'den üç gün sonra da, müminlerin validesi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
en büyük ve yakın desteği Hazreti Hatice, 65 yaşında vefat etti.
Peygamberimizin ve sahabilerinrin acısı bir kat daha arttı. Onların üstüste
uğradığı bu acı sebebiyle, miladın 620'nci, İslâm'ın ise 11. senesine
rastlayan bu yıla "Hüzün Yılı" adı
verildi. Taif
Yolculuğu (M.620 - İslamın 11. Yılı) Ebû Talib'in ölümünden sonra, kâfirlerin Fahri Kâinat
Efendimize ve sahabilerine karşı düşmanlıkları iyice arttı. Kureyş'in idaresi
düşmanların eline geçtiği için, eziyet ve işkenceleri dayanılmaz hale geldi.
Daha önce söz sihirbazlığı ile suçladıkları Fahri Kâinat Efendimize toprak,
deve işkembesi pislikleri atarak en ağır işkenceleri uygulamaya başladılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm bütün bu güçlüklere rağmen, panayırlarda, hac
mevsimlerinde civardan gelen insanları hak yola çağırmaktan geri kalmıyordu. Başta
amcası Ebû Leheb olmak üzere, müşrikler ise yol başlarında bekleyerek O'na
inanmamalarını söylüyorlardı. Peygamberimizin İslâm'a çağırışının arkasından,
hemen kendisini yalancılıkla, sihirbazlıkla, huzuru bozmakla suçluyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Kureyşlilerin bu zulüm ve
baskısından biraz uzak kalmak ve vazifesini başka yerlerde yapabilmek için
Mekke dışına çıktı. Mîlâdî 620 yılının Şevval ayında, ilk müminlerden âzadlı
kölesi Hazreti Zeyd b. Harise ile beraber Hicaz şehirlerinden Taife gitti.
Burada akrabası da olduğu için, imana geleceklerinden ümitli idi. On gün
kadar kalarak puta tapan halkı, Allahü Teâlâ'nın varlığına ve birliğine îman
etmeye çağırdı. Fakat Taif'liler, yazın bağlık ve bahçelik şehirlerinde
sayfiyeye gelen Mekkelilerle aralarının bozulmasını, putlarının ve
yaşayışlarının değerini kaybetmesini istemediler. Onun için de Fahri Kâinat
Efendimize îman etmek şöyle dursun, peşine taktıkları serseri ve başıbozuk
takımıyla işkence ettiler. Serseri ve çapulcular önce alay ederek, sonra
şehir dışına kovalayarak taşa tuttular. Peygamberimiz Aleyhisselâmın mübarek
ayaklarını yaraladılar, kanlar içinde bıraktılar. Kızgın güneşin altında hem
kaçan ve hem o hazrete siper olmaya çalışan Hazreti Zeyd'i de yaraladılar. Binbir güçlükle Mekkeli iki kardeşin bağına sığman
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden önce, arkadaşının yarasıyla ilgilendi.
Gördüğü bu en ağır ezâ karşısında, o insanların helak olmalarını istemedi.
İmana gelmeleri, kurtuluşa ermeleri için duada bulundu. Bağda kendilerine üzüm
getiren, Yunus Aleyhisselâmın hemşehrisi Ninova'lı bir Hıristiyan köle olan
Hazreti Addas İslâm ile şereflendi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın başına gelenler Mekke'de
duyulmuştu. Onun için müminlerin tavsiyesi üzerine, Peygamberimiz
Aleyhisselâm kâfirlerden Mut'ım b. Adiyy'in himayesini istedi. Onun kabul
etmesiyle Kabe'ye gidip namaz kıldı. Mut'ım'ın bu iyiliği müminler tarafından
hiç bir zaman unutulmadı. Ancak kendisi kâfir olarak Bedir Harbinde öldü. Peygamberimiz bu defa mukaddes vazifesini yerine getirmek için,
etraf kabilelere gitti. Onların putları bırakıp hakikate gelmelerini söyledi.
Fakat Mekke kâfirlerinin tesiri her yerde hüküm sürdüğü için ümid edilen
fayda elde edilemedi. Birinci
Akabe Biati (M.620 - İslamın 11. Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm'ın 11'inci yılı hac
mevsiminde, etraftan gelen ziyaretçileri hak yola çağırmaya çıkmıştı. Mekke
ile Mina arasında, Akabe denilen tepede Medine'li altı kişiye rastladı.
Kendilerine Kur'ân okuyup vaaz ve nasihatta bulundu, iman etmeye çağırdı. Onlar
da beraber yaşadıkları yahudilerden böyle bir peygamber geleceğini
duyarlardı. Hattâ yahudiler kendilerinin Allah'ın dini üzere olduklarını,
onların ise puta taptıklarını söyleyerek kınarlar ve aşağılarlardı.
Medine'nin Hazrec kabilesinden olan bu kimseler, Evs kabilesiyle aralarında
çıkan çarpışmalardan hayli yıpranmışlar ve destekçi bulmak için yola
çıkmışlardı. Yahudilerle de süregelen savaşlar ve onların baskısı altında
ezilmişlerdi. Böylece geleceğini duydukları peygambere îman ederek Medine'den
islâm kervanına katılan ilk müslümanlar ve Ensâr oldular. Hazreti Esad b. Zürâre, Hazreti Rafi' b. Mâlik, Hazreti Avf b.
Haris, Hazreti Kutbe b. Amir, Hazreti Utbe b. Amir ve Hazreti Haris b.
Abdullah'dan meydana gelen bu ilk Ensâr topluluğu, Medine'ye dönünce,
duyduklarını anlattılar. Böylece hak din orada da yayılmaya, kuvvet bulmaya
başladı. Bu ilk Medine'li müslümanların Peygamberimiz Aleyhisselâma îman
ettikleri gün, "İlk Akabe Buluşması" adıyla anılır. Ertesi sene ise
yine bunlardan beş kişinin de içlerinde bulunduğu 12 kişilik bir Kaafile, hac
mevsiminde Akabe'ye geldi. Burada Peygamberimiz Aleyhisselâmla buluşup
kendisine bîat ettiler. "Birinci Akabe Bîatı" diye isimlendirilen
bu karşılaşmada, ilk defa Peygamberimiz Aleyhisselâmın elini tutarak hırsızlıktan,
kız çocuklarını öldürmekten, nikâhsız yaşamaktan, yalan ve iftiradan
kaçınmak, Allah ve Rasûlüne itaatten ayrılmamak üzere ahid verdiler. Akabe bîatıyla İslâm'da yeni bir devir açılıyor, Arap Yarımadasında
hüküm süren şirk ve zulüm hayatına karşı bayrak açılarak, din ve insan
hakları için büyük bir hizmet başlıyordu. Bu müslümanlar Medine'ye dönerek
yine din hizmetine başladılar. Kendilerine din öğretmek üzere Hazreti Mus'ab
b. Umeyr gönderildi. Reisleri ise Hazreti Esad b. Zürâre idi. İslâmiyet Medine'de
gittikçe yayıldı. Puta tapmayı bırakıp müslüman olanların sayısı kısa zamanda
40'a yükseldi. Hazreti Mus'ab'ın yumuşak ve ikna edici nasihatleri, en katı
insanların kalbini bile İslâm'a açıyordu. Mi'rac
Mucizesi (M.621-İslamın 12. Yılı) Birinci Akabe bîatından sonra, İslâm'ın 12'nci, milâdın
621'inci yılında Receb ayının 27'nci, Cuma gecesinde Mi'rac Mucizesi meydana
geldi. Yükseğe çıkmak, yücelmek ve gece vakti yol almak mânâlarından dolayı
İsra ve Miraç adıyla anılan bu büyük hadisede pek çok sırlar ve lütuflar
vardır. İsrâ Sûresi âyetlerinde bu mucize bildirilmektedir. Cebrail Aleyhisselâm, Allahü Teâlâ'nın emriyle bir gece,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı Mescid-i Haram'dan alıp Mescid-i Aksâ'ya getirdi.
Oradan da göklere çıkarıp gezdirdi. Buralarda peygamberlerle karşılaştı ve
tanıştı. Hiç bir peygambere nasib olmayan nice âlemler ve hakikatlere ulaştı.
Allahü Teâlâ'nın dilediği yere kadar vardı, neler gördü, neler... Mi'rac gecesinde o zamana kadar sabah ve akşam iki vakit olarak
kılınan namaz beş vakite çıkarıldı. Bakara Sûresi'nin sonu olan Âmenerrasûlü
âyetleri ile Allahü Teâlâ'ya ortak koşanların dışında bütün müminlerin
Cennete girecekleri müjdeleri gibi hediyeler verildi. Efendimiz bütün bu
hakikatlere çok kısa bir zamanda ruh ve cesediyle beraber erip döndü. Peygamberimiz Aleyhisselâm ertesi günü Mi'rac mucizesini
insanlara haber verdi. İlk önce Hazreti Ebû Bekir kabul ve tasdik ettiği için
"Sıddîk" lâkabını aldı. Diğer sahabiler de kabul ederek tebriklerde
bulundular. Ancak kâfirler, kuru akılla böyle bir şeyin imkansız olduğunu
söylediler. Kervanların bir- ayda gidip bir ayda döndüğü Mescid-i Aksâ'ya ve
daha ötelere bir gecede gidip gelmeyi mümkün görmediler. Mescid-i Aksa ile
ilgili sorularına, mucize ile tam ve doğru cevap veren Peygamberimiz
Aleyhisselâmı yine yalanlamaktan geri kalmadılar. İkinci
Akabe Biati (M.622 - isiamm 13. Yılı) Peygamberliğin 13'üncü, milâdın 622'nci yılında yine hac
mevsiminde Peygamberimiz Aleyhisseiâm ile buluşan ve bîat eden Medine'li
müslümanların sayısı 75'e ulaşmıştı. Bu müminler içerisinde Hazreti Halid b.
Zeyd Ebû Eyyub Ensarî ve iki de kadın bulunuyordu. Bu üçüncü buluşmaya
"İkinci Akabe Bîatı" adı verildi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bu toplantıya henüz îman etmemiş olan amcası Abbas ile gelmiş
ve Medine'ye hicretin şartları görüşülmüştü. Müslümanlar Allah ve Rasûlüne
her hal içerisinde itaat içinde olacaklarına, Peygamberimiz Aleyhisselâmı
kendi nefisleri, çoluk ve çocukları gibi düşmanlarından koruyacaklarına,
doğru olanın yapılması için hiç bir şeyden çekinmeyeceklerine mallarıyla ve
canlarıyla bu yolda çalışacaklarına söz verdiler. Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisine bîat edildikten sonra,
Medine'lilerin arasından 12 temsilci seçip kabilelerinin başına tayin etti.
Müslümanlar toplantı yerine gizli ve ayrı ayrı geldikleri için müşriklerin
haberleri her şey bittikten sonra oldu. Bu sebeple de bir şey yapamadılar. Kâfirlerin işkence ve baskıları son hadde ulaştığı bir sırada,
müminlerin Medine şehrine hicret etmelerine izin verildi. Böylece
Peygamberliğin 14'üncü yılında iman ehli, birer, ikişer, küçük gruplar
halinde Mekke'den ayrılmaya başladılar. Allah yolunda uğradıkları zulüm ve
cefâdan dolayı, mallarını, mülklerini, yakınlarını terkederek yine Allah
rızâsı için memleketlerinden göç ediyorlardı. Müminlerin hicreti, Medine'li müslümanlarla son Akabe bîatı
sırasında Zilhicce ayında kararlaştırılmıştı. Mîlâdî 622 yılının Nisan ayına
rastlayan Muharrem ayı başlarında da hicret için izin çıkmıştı. Kureyş
kâfirleri, düşman oldukları kimselerin aralarından ayrılmalarını istemekle
beraber, bir taraftan da endişeleniyorlardı. Onun için istemedikleri
insanların çıkıp gitmelerinde bile düşmanlıktan geri kalmıyorlardı.
Kâfirlerin zararından korunmak için bütün müminler gizlice göç ederlerken,
Hazreti Ömer kılıcını kuşanmış bir halde Kabe'yi tavaf ettikten sonra, din
düşmanlarına meydan okuyarak yola çıktı. Kendisine kimse karşılık vermeye
cesaret edemedi. Müslümanların dinleri uğruna her şeylerini bırakıp vatanları
olan Mekke'den ayrılmalarına "Hicret", kendilerine
"Muhacirler", onları Medine'de karşılayıp Allah için her türlü
maddî ve manevî yardımda bulunan müminlere de "Ensâr" adı verildi.
İslâm Dininde zulme uğrayanların yurdlarını terkedip yeni bir memlekete
sığınmaları ve orada yaşayan müslümanların kendilerine kucak açıp kardeşçe
davranmaları gibi büyük bir dayanışma ve kaynaşmayı, Allah yolunda beraber
çalışmayı sergileyen Hicret hadisesi, tarihte çok mühim bir yer tutmaktadır. Öldürme Kararı Bir müddet sonra
Mekke'de Peygamberimiz, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ali ve hapsedilenlerle
beraber bir kaç mümin kalmıştı. Kureyş kâfirleri önce kendilerinden
kurtulduklarını sanarak rahatladıkları
müminlerin, Medine'de toplanıp birleşerek kuvvet bulduklarını görünce
endişeye kapıldılar. Çünkü Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolunun üzerinde
bulunuyordu. Bu sebeple, kendileri için tehlike gözüküyordu. Üstelik
müminlerin orada iyice kuvvetlenmeleriyle islâm'ın civar kabilelere de
yayılması, tehlikeyi daha da büyütüyordu. Kureyş kâfirleri acele olarak toplandılar. Peygamberimiz
Aleyhisselâm gidip müminlerin başına geçmeden bu işi bitirmek, tehlikeyi
ortadan kaldırmak istediler. Ne yapacaklarına dair uzun uzun konuştular.
Zincire vurup hapsetmek veya başka bir yere sürgüne göndermek gibi bir çok
fikirler ileri sürdüler. Ancak bunların hepsinin bir mahzuru ortaya çıkıyor,
istenilen neticeyi vermesi de şüpheli görülüyordu. Nihayet en cin fikirlileri olan Ebû Cehil, Peygamberimizin
vücudunun ortadan kaldırılmasını söyledi. Kan dâvasını önlemek için de, her
kabileden seçilecek birer yiğidin topluca hücum etmelerini ileri sürdü.
Böylece kimin öldürdüğü bilinmeyecek, Hâşim Oğulları da bu kadar kabileye
karşı koyamayacağı için diyet ödenmesine razı olacak, iş de kolayca
kapanıverecekti. Ebû Cehil'in fikri kabul edildi. Kureyş'in çapulcuları
Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek için saadetti hanesini geceleyin
çevirdiler. Niyetleri kapıdan sabah vakti çıkar çıkmaz işlerini bitirmekti.
Ancak Allahü Teâlâ, Cebrail Aleyhisselâm ile onların kötü ve korkunç niyetini
sevgili peygamberine bildirdi. Efendimiz (A.S) de yatağına Hazreti Ali'yi
yatırdı. Kendisi ise, Yasin Sûresi'ni okuyarak müşriklerin arasından çıkıp
gitti. Kâfirler işin farkına bile varamadılar. Sabahleyin yatakta Hazreti
Ali'yi görünce küplere bindiler. Mekke'den
Ayrılış Ve Sevr Mağarası (M.622-İslamın13.
Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisine hicret etmek arzusunu
bildiren fakat her defasında beklemesi söylenen en yakın dostu Hazreti Ebû
Bekir'in yanına varmıştı. Hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktılar. Mekke'ye
birbuçuk saatlik mesafedeki Sevr dağında bir mağaraya gizlendiler. Mekke'den
ayrılırken ayakkabılarını çıkarmışlar, ayaklarının uçlarına basarak yol
almışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, iman etmeyen fakat yine de en emin
kişi olduğunu kabul eden Kureyşlilerin; kendisine bıraktıkları emanetlerini
de Hazreti Ali'ye teslim etmişti. Hazreti Ali de Efendimiz (A.S) Mekke'den
ayrıldıktan sonra bu emanetleri sahihlerine vermiş, onlardan üç gün sonra
yalnız olarak Medine'ye hareket etmişti. Kureyş kâfirleri, Peygamberimiz Aleyhisselâmı ellerinden
kaçırdıktan sonra, 100 deve mükâfat vaadiyle, peşine bir çok adamlar
saldılar. Kendileri de en iyi kılavuzları tutarak aramaya çıktılar. Bir ara
gizlendikleri mağaranın kapısına kadar geldiler. Ancak mağaranın ağzındaki
ağaca yuva yapan güvercinleri, kapıyı ördükleri ağ ile kapatan örümcekleri
görünce döndüler. Bu halde içeriye kimsenin girmemiş olduğunu sandılar.
Halbuki onların konuşmaları içeriden duyuluyor, Hazreti Ebû Bekir
Peygamberimiz Aleyhisselâm için endişeye kapılıyordu. Efendimiz (A.S) ise,
yakın dostunu: -"Mahzun olma, Allahü Teâlâ bizimle
beraberdir!" diye tesellî ediyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm, hicret arkadaşı ile üç gün üç gece
mağarada kaldı. Bu zaman içerisinde Hazreti Ebû Bekir'in oğlu Abdullah
haberleri bildirir, âzadlı kölesi Hazreti Âmir b. Füheyre de sütlerini
getirirdi. Üç gün sonra, arama işi biraz gevşeyince, kılavuz seçilen kimse
develeri getirdi. Kılavuz kâfir olmakla beraber, yolu en iyi bilen, güvenilir
bir adamdı. Hazreti Âmir de yanlarında olarak Medine'ye doğru yola çıktılar.
Sapa ve kestirme yollardan gittiler. Kureyş'in 100 develik mükâfatını duyan Süraka adında yiğit bir
pehlivan, Fahri Kâinat Efendimize yetişmeyi başarmıştı. Hazreti Ebû Bekir'in
endişeleri arasında kılıcını çekip atını sürdü. Ancak atının ayakları kumlara
gömülüp aşağı yuvarlandı. Bütün gayretleri sonuç vermeyince, bir şey
yapamayacağını anladı. Pişmanlık duyarak Peygamberimiz Aleyhisselâmdan aman
diledi. İsteğinin kabul edilmesiyle o tarafa gelenleri de geri çevirdi.
İleriki senelerde ise İslâm'la şereflendi. Medine yolcularını yakalamak isteyenlerden biri de 70 kişiyle takip
eden Büreyde idi. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmla karşılaşınca, onu
bağlayıp götürmek isterken kendisi O'na bağlandı kaldı. Yanındakilerle
beraber müslüman olup beyaz sarığını mızrağına geçirerek Peygamberimizin ilk
bayraktarlığını yaptı. Yolda daha bir çok mucizeler meydana geldi. Nihayet İslâm'ın
13'üncü senesi Rebîulevvel ayına rastlayan Mîlâdî 17 Temmuz 622 tarihinde,
Mekke'den çıkıp 13 günlük yolu 8 günde alarak Medine'ye hicret eden
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve en yakın dostu, Kuba köyüne ulaştı.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın gelmesini her gün güneşin altında dört gözle
bekleyen ve bunun için yollara dökülen müminler, yüksek bir kuledeki
yahudinin "Beklediğiniz zât geliyor!" diye bağırmasıyla sevince
boğuldular. Medine adetâ bayram yerine döndü. Hep beraber Peygamberimiz
Aleyhisselâmı karşıladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Medine'ye bir saatlik mesafede
bulunan Küba'da iki hafta kadar kaldı. İslâm'da ilk mescid olan Kuba
mescidini yaptırdı. Hazreti Ali ile bazı sahabiler burada kendisine kavuştu.
Daha sonra bir Cuma günü, etrafını kuşatan müminlerle Medine'ye hareket etti.
Rânûna vadisindeki Salim Oğulları yurdundan geçerken, öğle vakti Cuma namazı
farz kılındı. Peygamberimiz Aleyhisselâm bu emri bildirerek ilk Cuma namazını
kıldırdı ve güzel bir hutbe okudu.
Aynı günün akşamı Medine'liler Peygamberimiz Aleyhisselâmı büyük bir sevgi
ile karşıladılar, bayram yaptılar. Kendisini ve O'na inanarak hicret edenleri
başlarına tâc ettiler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı müsafir etmek için yarışa
girdiler. Efendimiz (A.S) ise, hiçbirini kırmamak için devesini serbest
bıraktı. DevesininHazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub Ensarî'nin evinin yanına
çökmesiyle, yedi ay onun evinde müsafir kaldı. MEDİNE DEVRİ
(M.622 - İslamın 13. Yılı - Hicri-1 ) Peygamberimiz Aleyhisselâmın Medine'ye hicretiyle, ilahî
vazifeyi ifa etmekteki 13 senelik Mekke devri sona ermiş, 10 yıllık Medine
devri başlamış oldu. Hicretin İslâm ve dünya tarihindeki yeri çok mühim
olduğundan, yapılışından 17 yıl sonra takvim başlangıcı olarak kabul edildi.
Böylece Medine devriyle, aynı zamanda hicret yılı da başlamış oldu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm hicretinde 53 yaşında bulunuyordu. Bu 53 sene, Fil
yılından Hicret'e kadar geçen zamanı da gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
gelişiyle o zamana kadar Yesrib diye anılan bu şehir, Medine (Medinetünnebî =
Peygamberin Şehri) olarak isim değiştirdi. Müslümanlar
Arasında Kardeşlik Kurulması Mekke'li müslümanlar yurdlarından göç edip ayrıldıkları için Muhacirler,
Medine'li müminler ise onlara her türlü yardımı yaptıkları için, bu mânâya
gelen Ensâr adıyla anılıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm düşmanlara karşı
iyice kuvvetlendirmek ve aralarında daha çok kaynaştırmak için müminleri
birbirine kardeş yaptı. Bir muhacir ve bir ensâr mümin, ikişer ikişer kardeş
oldular. Böylece vatanlarını bırakıp mallarını, mülklerini Allah yolunda
terkedenlere, yine Allah için diğer kardeşleri ellerini uzatıyor, malını
paylaşıyor, derdine ortak oluyordu. Bununla da İslâm iyice kuvvet bulup din hizmeti
daha kolay yapılıyordu. Müslümanlar arasındaki bu kardeşlik, tarihte örneği görülmemiş
bir şekilde büyük bir mânâyı dile getiriyor, kan kardeşliğinden daha tesirli
olduğunu gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm müminleri kardeş yaptıktan
sonra, erkek ve kadın yeni müslüman olanların hepsinden de bîat almış, ahd ve
sözle Allah yoluna bağlamıştı. Bu kardeşliğin
tesiriyle mal ve sermaye sahibi olan Mekke'li muhacirler de kısa zamanda
ticaret hayatında ilerlemişler, kendi kendilerini idare eder hale gelmişlerdi.
Hatta içlerinde büyük kervanlar kaldıranlar, son derece zengin olanlar bile
vardı. Yahudilerle Vatandaşlık Andlaşması Peygamberimiz Aleyhisselâm müminleri birbirine bağladıktan
sonra, aynı şehirde beraber yaşadıkları diğer insanlarla da iyi münasebetler
kurmak istedi. Bunların başında yahudiler geliyordu. Müslümanlar Medine'ye
göç etmekle düşman tehlikesinden kurtulmuş sayılmazlardı. Kureyşliler,
gönderdikleri mektublarla gerek yahudileri, gerekse Medine kâfirlerini
müminler aleyhine kışkırtıyorlar, bu hususta onlara bile hakaret ve tehditte
bulunuyorlardı. Yahudilerle yapılan vatandaşlık andlaşmasında, Medine'ye
yapılacak düşman saldırıları karşısında ortak hareket etmek, birbirlerinin haklarına
saygı göstermek, kötü hareketlerden, yasaklardan kaçınmak gibi maddeler
vardı, andlaşmazlık halinde Peygamberimiz Aleyhisselâm hakem seçilmişti.
Ancak müslümanlığın ilerlemesini istemeyen yahudiler, sonraları ilk fırsatta
andlaşmayı bozdular ve cezalarını da çektiler. Mescid-i Nebevî'nin
Yapılması - Suffa Eshâbı Peygamberimiz Aleyhisselâm Medine'ye gelince, müminlerin
genişçe ibadet edebileceği bir Mescid ihtiyacı ortaya çıktı. Şehre girişinde
devesinin çöktüğü arsa satın alındı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve bütün
sahabiler canla başla çalışarak büyük bir Mescid yapıldı. Bu
mescide,"Mescid-i Nebevî = Peygamber Mescidi" .adı verildi. O zaman
kıble, Mescid-i Aksa üzere olduğu için, mihrabı Kudüs'e doğru yapıldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm mescidinin hemen yanıbaşına Suffa
denilen gölgelik bir yer yaptırdı. Kimsesiz, ilim öğrenen ve öğreten
müminleri yerleştirdi. Böylece bugünkü Kur'ân mekteblerinin temeli atılmış,
ilim tahsili başlamış oldu. Suffa Eshâbı adıyla anılan bu müminler, devamlı
olarak Peygamberimiz Aleyhisselâmın yanında bulunurlar, ilim öğrenirlerdi.
Sahabile.rin zenginleri ise, onların geçimini sağlarlardı. Islama yeni
girenlere öğretici olarak burada yetişen âlimler gönderilirdi. Hazreti
Aişe ile Evlenmesi (M. 623- H. 2) Peygamberimiz Aleyhisselâm, Mescid'in inşaası bittikten sonra,
bitişiğinde kendi ev halkı için Hâne-i Saadet adı verilen odalar yaptırdı. O
zamana kadar Mekke'de bulunan ev halkını getirterek buralara yerleştirdi.
Efendimiz o zaman Hazreti Şevde validemiz ile evli, Hazreti Ebû Bekir'in kızı
Hazreti Aişe validemiz ile de nişanlı idi. Mescid ve hanei saadet yapıldıktan
sonra Hazreti Aişe validemiz ile evlendi. Hicretten 7-8 ay sonra yapılan bu
evlilik sırasında Hazreti Aişe validemiz 18 yaşında, zekâsı ve aile terbiyesi
çok olgunlaşmış bir çağdaydı. Peygamberimiz Aleyhisselâm'dan öğrendikleriyle,
hadis ve fıkıh ilmine çok büyük hizmetlerde bulunmuştur. İlk
Ezan, Namaz Rekatleri Ve Aşûrâ Orucu (H.-2) Mescid'in bitmesinden sonra, müslümanlara namaz vakitlerini
bildirmek için bir alâmete ihtiyaç oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
sahabileriyle çeşitli çareler konuştu. Çan çalmak, boru çalmak, ateş yakmak
gibi fikirler, başka dinlerin alâmetlerine benzediği için kabul edilmedi.
Sonra, görülen bir rüya üzerine bugünkü şekliyle Ezan sünnet kılındı. Aynı
zamanda ilahî vahiy ile de bildirilen Ezan, çok kuvvetli bir sünnet oldu.
Hazreti Bilal i Habeşî, gür sesiyle ezan okumaya başladı. Hicretin birinci yılında namaz rekatlerinin sayısı da değişti.
Mi'racda vitir ve akşam namazı farzı üç, yatsı, sabah, öğle ve ikindi
namazlarının farzları ise ikişer rekat olarak emrolunmuş ve hicrete kadar
böyle kılınmıştı. Ancak hicretten hemen sonra vitir ve akşam namazı farzı
yine üç, sabah namazı farzı da iki rekat olarak kaldı, hazerde ve seferde değişmedi.
Yatsı, öğle ve ikindi namazlarının farzları ise seferde yine iki olarak
kaldı, hazerde ise dörder rekata yükseltildi. Cuma namazının farzı, Ramazan ve Kurban namazları ise iki rekat
olarak emrolundu. Peygamberimiz Aleyhisselâm Medine'ye gelince, sahabilerine
Muharrem ayında Aşûrâ orucu tutulmasını da bildirdi. Kâfirlerle
Savaşa İzin Verilmesi (M. 623- H.2) Mekke Kâfirleri, müslümanların günden güne kuvvet bulmasını
çekemiyorlar, kendileri için büyüyen bir tehlike olarak görüyorlardı. Bu
endişelerinden dolayı, Medine yahudileri ile müşriklerine gönderdikleri
mektublarla kışkırtıcılıktan geri kalmıyorlardı. Bunun tesiri de kendini
göstermiş, yahudiler ve yerli kâfirler düşmanlığa başlamışlardı. Bunlara
müslüman gözüküp de kâfirlerle aynı düşmanlığı gizli ve sinsice yapan
münafıklar eklenince, İslâm'ın düşmanları gittikçe işi azıtıyordu. Kureyş kâfirleri kışkırtıcılıkta, hakaretti sözler yayarak dil
ile yaptıkları düşmanlıklarına; bir de, Medine yakınlarına kadar sızarak mal
ve can emniyetini bozmayı eklediler. Kâfirlerin bu baskınları karşısında,
sayıları 1500'e ulaşan müslümanlar nöbet tutmaya başladılar. Kâfirlere karşı
koymak istediler. Ancak ilahî emir henüz gelmediği için Peygamberimiz
Aleyhisselâm izin vermiyordu. Nihayet bir müddet sonra, önce İslâm
şairlerine, kâfirlerin dil ile saldırılarına karşı koyma izni çıktı.
Arkasından da müşriklerin kullandıkları silâhlarla karşılık vererek, mukaddes
cihad emri geldi. Böylece müminlerin kendilerini savunması şeklinde başlayan
küçük, büyük pek çok savaşlar oldu. Seriyye ve Gazalar Peygamberimiz Aleyhisselâmın hazır bulunduğu
savaşlara "Gazâ" veya "Gazve", bulunmadıklarına ise
"Seriyye" adı verilir. Gazaların sayısı 20'den fazla, seriyyelerin adedi
ise 50'ye yakındır. Gazvelerin içinde en mühimleri Bedir, Uhud, Hendek ve
Hayber savaşlarıdır. Seriyyeler, keşif kolları halinde düşmanın
halini gözetlemek, ticaret kervanları üzerine giderek gözdağı vermek gibi
vazifeler yapıyor, müslüman yiğitlerin kendilerini korumak, Allah yolunda
vuruşmak için hazırlıklı olduklarını gösteriyordu. İlk seriyye bir beyaz
bayrak bağlanarak Hazreti Hamza'nın kumandanlığında gönderilmiştir. Bedir
savaşına kadar seriyyelere katılan askerler hep muhacir müminlerden meydana
gelmiştir. Serriyelerin hiç birinde kan dökülmek
istenmemiştir. Ancak Hazreti Abdullah b. Cahş kumandanlığında yapılan
seriyyede, çok nazik bir durum ortaya çıktığı için ilk defa Allah yolunda
düşman öldürülmüş, esir ve ganimet alınmıştır. Fakat hadise haram aylardan
Receb'e rastladığı ve Peygamberimiz Aleyhisselâm kan dökme emri vermediği
için dedikodulara, üzüntülere yol açmıştır. Daha sonra gelen bir vahiy ile
seriyye askerleri afvolunmuş, kâfirlerin yaptığı düşmanlığın daha ağır ve
kötü olduğu bildirilmiştir. Kıble'nin
Kudüs'den Kabe'ye Çevrilmesi (M. 623- H.2) Hicretin ikinci senesine kadar müminler
Kudüs'deki Mescid-i Aksâ'ya doğru namaz kılıyorlar, ibadet yapıyorlardı. Bu
senede ise kıble Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Haram'a, Kabe'ye çevrildi. Bu husustaki
vahiy geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselâm Seleme Oğulları yurdundaki
mescidde öğle namazını kıldırıyordu. Farzın ikinci rekatinin rükûsunda vahyin
gelmesiyle, Kudüs'den Kabe'ye doğru döndüler. Namazlarını bu halde
tamamladılar. Onun için bu mescid, "İki Kıbleli Mescid" adını aldı.
Yahudiler ve Hıristiyanların da kıbleleri Kudüs olduğu için, daha önce
müminlerin o tarafa doğru ibadet etmesinden memnun oluyorlardı. Zaten onların
İslâm Dinine ısınmaları için, bir süre böyle devam etmişti. Kıblenin
değişmesiyle gerek yahudiler, gerekse kâfirler çok dedikodu ve yaygara
yaptılar. Bedir Savaşı, İslâm'ın gelişinin 15'inci,
hicretin ikinci, miladın 624'üncü yılında Medine'ye 80 millik mesafedeki
Bedir köyünde meydana geldi. Kâfirlere karşı korunmak ve Allahü Teâlâ'nın
dinini yaymak için verilen savaş izninden sonra yapılan ilk gazâ olan
Bedir'in; tarihteki yeri çok büyük ve mühimdir. Müslümanları Medine'de de rahat bırakmayan,
tehdit mektublarıyla şehirde huzuru bozan, yakın yerlere kadar gelerek
yağmacılıkla mal emniyetini sarsan Kureyş müşrikleri harbe hazırlanıyorlardı.
Bunun için Ebû Süfyan idaresinde büyük bir ticaret kervanını Şam'a
göndermişlerdi. Elde edilecek gelir ile silahlarını ve kuvvetlerini iyice
arttırmak istiyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm Ramazan ayı
içerisinde, Kureyş kervanının halini anlamak ve hazırlık olmak için
sahabileriyle beraber Medineden çıktı. İslâm Ordusunda ilk defa Medine'li
ensâr da yer almıştı. Müslümanların bu hareketini haber alan Ebû Süfyan,
kervanının korunması için Mekke'ye haber saldı. Mekke'de koparılan yaygara
üzerine büyük bir kâfir ordusu yola çıkarıldı. Müminlerden önce gelerek
Bedir'de su başını tuttular. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir savaş
maksadıyla çıkmamıştı. Ancak Kureyşlilerin bu kötü niyetleri karşısında
sahabileriyle görüştü. Onların fikirlerini, düşüncelerini öğrendi. Buraya
kadar sokulmuş bulunan düşmana karşı konulmasında birleşildi. Sahabiler Fahri
Kâinat Efendimize sonuna kadar bağlılıklarını bildirdiler. Ebû Süfyan ticaret Kaafilesini sahilin
kestirme yollarından geçirerek tehlikeli bölgeden uzaklaştırmıştı. Kervanı
kurtardığını Kureyşlilere de bildirmişti. Ancak müslümanlarla savaşmak,
onların birliğini dağıtmak için çoktan beri fırsat arayan müşrikler geri
dönmediler. Sayı ve silah üstünlüklerine güvenerek müslümanları ortadan
kaldırabileceklerini sandılar. Tarafların Kuvvetleri Kureyşliler saldırarak, müminler ise kendilerini
koruyarak savaşa başlayacakları sırada kuvvet dengesi birbirinden hayli
farklıydı. Ebû Cehil'in kumandası altındaki kâfirler, 100 atlı, 700 develi,
geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi. Çoğu zırhlı ve ağır silahlarla
donatılmıştı. Müminler ise 3 atlı, 70 develi 313 yiğitti.
Hayvanlara nöbetleşe biniyorlardı. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı
olan, zevcesi Hazreti Rukayye'nin ağır hastalığı sebebiyle Hazreti Osman gibi
bir kaç sahabîye izin verilmişti. Bedir'de, şimdiye kadar kan ve başka
anlaşmazlıklar için çarpışan Arap kavmi, ilk defa din uğruna savaşıyordu.
Bunun içindir ki, iki tarafın askerlerinden çoğu birbirlerinin en yakınıydı.
Müslümanların sancağını Hazreti Mus'ab, kâfirlerin bayrağını kardeşi Ebû Aziz
taşıyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcalarından Hazreti Hamza kendi
yanında, diğer amcası Abbas düşman safındaydı. Yine damadlarından Hazreti Ali
yanında iken; diğeri, Hazreti Zeyneb'in kocası Ebû Âs kâfirler arasındaydı.
Hazreti Ebû Bekir'in oğullarından Hazreti Abdullah yanında, Abdurrahman ise
karşısında bulunuyordu. Diğerlerinin yakınları da bunlar gibiydi. Savaş Başlıyor (M. 13 Mart 623 - H. 17
Ramazan 2) Hazırlıklardan sonra, iki ordu 17 Ramazan'a
rastlayan Mîlâdî 13 Mart 624 Cuma günü sabahı karşı karşıya geldi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm müminlerin orucunu bozdurdu. Gece yağan yağmurla su
ihtiyaçlarını da karşılamışlardı. Çünkü su kuyusu kâfirlerin elinde
bulunuyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm Allahü Teâlâ'ya dualarda bulunuyor,
yalvarıyor, müminlere müjdeler veriyordu. Müslümanların da kendilerinden üç
misli fazla düşman karşısında, maneviyatı artıyor, gayretleri çoğalıyordu. Hazreti Abdullah b. Cahş seriyyesinde
öldürülen Amr'ın kardeşi Âmir, bir ok atarak Hazreti Ömer'in âzadlı kölesi
Hazreti Mihca'yı şehîd etti. İslâm yolunda savaşta, ilk düşen şehîd o oldu ve
çarpışma da böylece başladı. İlk hücumu ve öldürmeyi kâfirler yapmış,
müminler de karşılık vermek zorunda kalmış oluyorlardı. O zamanın âdetine
göre, Kureyşliler ortaya üç kişi çıkardı. Müminlerden de Hazreti Hamza,
Hazreti Ali ve Hazreti Ubeyde karşılık verdiler ve düşman kâfirleri yere
serdiler. Artık savaş, iyice kızışmış, Kureyşliler korkunç bir saldırıya
geçmişti. Müminler iman kuvvetiyle karşı koydular ve büyük bir azimle
dayandılar. Sonunda Allahü Teâlâ'nın yardımına kavuştular. Zafer Müslümanların Savaşın sonunda kâfirler bozguna uğramış,
galib gelenler Allah ve Rasûlüne inananların olmuştu. Aralarında Ebû Cehil
gibi büyük kâfirlerin de olduğu 70 Kureyşli öldü, 70 kişi de esir düştü.
Canını kurtArapilenler de ölülerine, mallarına bakmadan kaçtı. Müminler jse
14 şehîd verdi, bol ganimet aldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm esirlere hoş
davranılmasını emretti. Kâfirlerin ölüsünü ise bir çukura doldurttu. Haber
Mekke'ye ulaşınca kimse inanamadı. Şehir halkı mateme büründü. Savaşa
gelmeyen ve yerine paralı asker gönderen Ebû Leheb, bir hafta sonra kahrından
öldü. Müslümanlar büyük ve mühim bir zafere
kavuştu. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kızı Hazreti Rukayye'nin ölüm
haberi gelmekle, sevinmeleri uzun sürmedi. Savaşta alınan ganimetler eşit
şekilde sahabîlere dağıtıldı. İzinli olanların hakkı da verildi. Esirler ise
kurtulup paraları ödettirilerek serbest bırakıldı. Kurtulma parasını
bulamayan kâfirlere ise mühim bir hak tanındı. Ensâr çocuklarından onar kişiye
okuma-yazma öğreterek kurtuldular. Bazıları ise hallerine göre karşılıksız
salıverildi. Esirler hakkındaki bu güzel davranış, çoklarının îman etmesine
yol açtı. Zekât
Ve Oruç Farz Kılınıyor (M. 623- H.2) Hicretin ikinci senesinde mühim dinî
hükümlerden bir kısmı daha emrolundu. Bunlar, oruç, fıtır sadakası, zekât,
kurban, Ramazan ve Kurban bayramları namazlarıdır. Ramazan orucu, Bedir
gazasından önce Şaban ayında farz kılındı. Ayrıca fıtır sadakası da
emrolundu. Ramazan ve Kurban bayramları namazları ve bu bayram günlerindeki
beş vakit namazdan sonra tekbir getirmek vâcib oldu. Zilhicce ayında kurban
kesmek vacip zekât da, farz kılındı. Kaynuka Yahudileriyle Savaş (M. 623- H.2) Müslümanların Bedir zaferini kazanarak kuvvetlenmesi,
yahudilerin hoşuna gitmedi. Kıskançlıkları iyice artarak huzursuzluk
çıkardılar. Daha önce müminlerle yaptıkları andlaşmayı da bozdular.
Kendilerine güvendikleri ve Kureyşlilerden üstün gördükleri için savaşa
hazırlandılar. Bir yahudi kuyumcunun dükkanına gelen bir mümine kadının
hakarete uğraması ile iş alevlendi. Hakaret eden yahudi ile mümine kadını
korumaya gelen müslümanın öldürül mesiyle savaşa girilmiş oldu.
Hemen Kalelerine çekilen ve savaşa başlayan yahudiler, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
sulh tekliflerini reddettiler. Bunun üzerine kale kuşatıldı. 15 gün kuşatma
altında kalan yahudilere, umdukları yardım gelmedi. Sonunda teslim
olduklarını açıkladılar. O zamanın savaş kanunlarına göre, teslim olanlar
öldürülebilirdi. Ancak münafıklardan araya girenler oldu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm fitnenin büyümemesi için ricaları kabul etti. 700 kişilik
Kaynuka Oğulları yahudileri canlarını kurtarıp Suriye'ye sürgüne gittiler.
Ele geçen ganimet askerlere dağıtıldı. Topraklar da ihtiyaç sahibi müminlere
verildi. Kureyş kâfirleri Bedir hezimetinden sonra, öc almak için bir
yıl hazırlık yaptılar. Mekke'nin idarecisi de Ebû Süfyan olmuştu. Medine'yi
basmak, müminlerden intikamlarını almak düşüncesiyle 3000 kişilik bir ordu
hazırladılar. Orduda 700 zırhlı, 200 atlı ile 3000 deve bulunuyordu. Orduya,
yakınlarının öcünün alınması için askerleri gayretlendirmek maksadıyla bazı
Kureyş kadınları da katılmıştı. Ayrıca düşük ahlâklı kadınlar ile çalgı ve
içki âlemeri ile ordunun rezilliği arttırılmıştı. Kısaca kâfirlerin gayretini
arttırmak için her türlü çare düşünülmüştü. Ebû Süfyan'ın karısı Hind gibi
kadınlar da, askerlerinin Bedir'deki gibi kaçmalarını önlemek için orduya
katılmışlardı. Katılmalarını istemeyenlere karşı da bu fikirlerini açıkça
söylüyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın Mekke'de bulunan
amcası Abbas, Kureyşlilerin bu büyük hazırlığını özel olarak tuttuğu bir
adamla gönderdiği mektubda yeğenine bildirdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve
dostlarının zarar görmesini istemiyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
gönderdiği keşif kolları ile, bu haberin doğruluğunu ayrıca öğrendi. Düşmanı
karşılamak için hemen hazırlıkları başlattı. İstişare Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerini
topladı ve nasıl hareket edeceklerini konuşmaya başladı. Kendisi gördüğü bir
rüya üzerine şehirde kalarak düşmanı püskürtmek fikrinde olduğunu söyledi.
Sahabîlerin bir kısmı da bu düşüncede olduklarını bildirdiler. ancak Bedir
savaşma katılamayanlar, gençler ve yiğitler, düşmanla göğüs göğüse çarpışmak
için Medine dışına çıkılmasını istediler. Bu fikirlerinin kabulü için de çok
İsrarlı davrandılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bunun üzerine İslâm ordusu
ile hazırlandı. Dışarıda savaşmak için İsrar edenler, Peygamber
Aleyhisselâmın fikrine göre hareket etmenin daha iyi olacağını anladılar. Bu
fikrin uygulanması için İsrarlarından vazgeçtiler. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâm, verilen karardan dönmesinin uygun olmadığını bildirdi. Tarafların Kuvvetleri Peygamberimiz Aleyhisselâm 1000 kişilik bir kuvvetle Cuma
namazından sonra Medine'den çıktı. Yolda yahudilerden bir kısmı da savaşa
katılmak istedi. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm kabul etmedi. Yahudilerle
dost olan münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül, bazı bahaneler
göstererek 300 adamıyla birlikte İslâm Ordusundan ayrıldı. Onların Medine'ye
dönmesiyle müminler 700 kişi kaldı. Bunlardan 100'ü zırhlı, ikisi atlı idi. İslâm Ordusu Uhud dağına vardığı zaman,
düşman askerleri oraya yerleşmişti. Kâfirlere gözükmeden şafak vakti dağın
eteklerine varıldı. Arkaları Uhud dağına gelerek Medine'ye karşı saf
bağladılar. Düşmanın geriden saldırısını önlemek için 50 kişilik bir okçu
bölüğü, dağın sol taraftaki boğazına yerleştirildi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm okçulara, savaşın sonucu ne olursa olsun, kendilerinden habersiz
yerlerini terketmemelerini emretti. Uhud Savaşı Başlıyor (M. 625 - H.4) İslâmın 16'ncı, hicretin 3'üncü, miladın
625'inci yılının 25 Mart'ında, 11 Şevval Cumartesi günü Uhud gazası başlamış oldu.
Mekkeli kadınların çalgıları arasında ortaya çıkan ve çarpışmak için adam
isteyen kâfir askerleri Hazreti Hamza ve Hazreti Ali'nin kılıçları ile yere
düştüler. Kureyşliler ölülerinin öcünü almak, putlarını korumak için var
güçleriyle saldırıyor, onların üçte birinden daha az müminler ise Allah
yolunda, O'nun hak dâvası uğrunda karşı koyuyorlardı. Savaş kısa zamanda
kızışmış, imanlı İslâm askerleri düşmanın merkezine kadar ilerlemişti.
Onların kılıç darbeleri altında hemen 20 kâfir ölmüş, düşen bayraklarını
kaldıracak kimse bulunamaz olmuştu. Çok geçmeden Kureyş ordusu bozulmuş, kadınlar
panik içerisinde dağa kaçışmaya, bağırışmaya başlamışlardı. Müminlerin bir
kısmı kaçan düşmanı kovalamaya çalışırken, diğer bir kısmı ise savaş zaferimizle
bitti, diyerek ganimet toplamaya başlamıştı. Ganimetler pek çok olduğundan
düşmanı sonuna kadar kovalama işini bıraktılar, ele geçen büyük bir fırsatı
tam değerlendiremediler. Ayneyn adındaki boğaza yerleştirilmiş bulunan
okçular da savaşın, kendilerinin zaferiyle bittiğini söyleyerek ganimet
toplamaya koştular. Kumandanları Hazreti Abdullah b. Cübeyr'in, hiç bir halde
buradan ayrılmamakla emrolunduklarına dair gösterdiği çabalar bir sonuç
vermedi. Boğazda kumandanla beraber sekiz okçu kalıverdi. Kureyş kumandanlarından Halid b. Velid, bu
fırsatı çok kollamış fakat ele geçirememişti. Okçuların dağıldığını görünce,
250 kişilik süvari birliği ile boğaza daldı. Kalan okçuları şehîd ettikten
sonra, ganimet toplamaya dalan mümin askerleri arkadan sardı. Diğer taraftan
da dağılan Kureyş askerleri toplanıp saldırmaya başladı. Müslümanlar iki
taraftan da kıskaca alınmıştı. Müminler aralarındaki parolayı bile
unutmuşlar, birbirlerine girmişlerdi. Bu şaşkınlık içerisinde savaşı
kazanmışken kaybeder hale düştüler. Dağlardan inen Kureyş kadınları tekrar
kâfirleri çalgılar ve şarkılar ile coştumaya çalışıyorlardı. İslâm Ordusu pek
sıkışık bir halde kaldı. Kendilerini toparlamaya çalıştılarsa da, Kureyşliler
üstünlüğü ele geçirmişti. Bazı sahabîler Kureyş'in amansız saldırılarına, yer
yer mukavamet gösteriyorlar ise de, umumî gidiş kâfirlerin lehine idi. Kureyş askerleri bu fırsattan faydalanarak
Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmeyi gözetliyordu. Sahabîlerden Hazreti
Mus'ab'ı, Efendimiz (A.S) sanarak şehîd etmişler ve bunu bağırarak savaş
meydanına duyurmuşlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın öldürüldüğüne dair
yayılan bu yanlış haber de, müslümanların moralini iyice bozdu. Halbuki,
dağın tepesinde bir avuç müslüman Peygamberimiz Aleyhisselâmın etrafını
sarmışlar, O'na bir zarar gelmemesi için canlarını veriyorlardı. Bu arada
Peygamberimizin mübarek dişi kırılmış, yanağı yarılmış, bazı yaralar almıştı. Ebû Süfyan, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
bulunduğu tepenin altına gelerek oradakilere seslendi. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer'in sağ olup olmadıklarım
öğrenmek istedi. Fakat Peygamberimizin emriyle cevap verilmedi. Ebû Süfyan'ın
"Demek ki, bunların hepsi ölmüş!" demesine dayanamayan Hazreti
Ömer, "Hayır! Sorduklarının hepsi de sağ!" cevabını verdi. Ebû
Süfyan: "Savaş nöbetledir. Bugün biz Bedir'in öcünü aldık!" diye
övünmek istedi. Hazreti Ömer de "Fakat bizim ölülerimiz Cennette,
sizinkiler Cehennemde!" diye haykırdı. Müşrikler, müminlere karşı sağladıkları üstünlükten
faydalanıp savunmasız kalan Medine'ye giremediler. Çünkü Allahü Teâlâ'nın
onlara verdiği korkuyla, müminlerden tek bir esir bile alamadan Mekke'nin
yolunu tuttular. Yolda akılları başlarına geldi ve tekrar saldırmayı
düşündüler. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm da böyle bir tehlikeyi düşündü.
Sahabîlerden bir birlik meydana getirdi. Başlarına geçerek düşmanı takibe
çıktı. Medine'den sekiz kilometrelik mesafedeki Hamrâulesed denilen yere
kadar gidildi. Üç gece hiç sönmeyen kalabalık ateş yaktırdı. Müslümanlara
kuvvet geldiğini sanan kâfirler korktular. Tekrar saldırmaya cesaret edemeden
yollarına devam ettiler. Halbuki müminlerin sayısı 75 kişilik bir kuvvetti. Uhud savaşı böylece üç safha geçirmiş oldu.
Müminler galib iken mağlûb,, mağlûb iken düşmanı takible tekrar galib hale
geldi. Mağlûb duruma düşmeleri, Peygamberimiz Aleyhisselâmın iki emrinde
gösterdikleri gevşeklikten, galib hale gelmeleri ise tekrar O'nun sözlerine
tam yapışmakla mümkün oldu. Uhud Savaşı'na bazı mümin kadınlar da
katılmışlar, yaralıların yarasını sarmak, askerlere su dağıtmak gibi
vazifeler yapmışlardır. Kureyşli kadınlar ise kâfirleri eğlendirmek,
kaçmalarını önlemek, öçlerini alabilmek için katılmışlardı. Bu arada savaş
meydanındaki şehîdlerin burunlarını, kulaklarını kesmek gibi vahşîce,
insanlığa sığmayan alçaklıklarda bulunmuşlardır. Uhud'da kâfirler 20 ila 30
arasında ölü verirken, müminlerden 70 kişi şehîd düştü. Bunlar arasında
Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcası Hazreti Hamza da vardı. İrşad
Heyetleri İhanete Uğruyor (M. 625- H.4) Uhud savaşının sonucu, müşrikleri, yahudileri
ve onlara destek olan kabileleri şımartmıştı. Müminler ise, gelecek
tehlikelere karşı çok tedbirli davranıyorlardı. Diğer taraftan ise, çıkarılan
seriyyelerle düşmanlara karşı hazır olduklarını gösteriyorlardı. Fakat
düşmanlar başka aldatıcı yollara başvurdular. Müslümanları böyle kalleşçe
avlamak istediler. Hicretin dördüncü yılında, irşad için istenen müminler
ihanete uğradılar. Medine yakınındaki kabilelerden ikisi, Fahri
Kâinat Efendimize gelerek kendilerine İslâm dinini öğretecek kılavuzlar
göndermesini istediler. Efendimiz (A.S) de Kur'ân öğretip din bilgilerini
anlatmak üzere, 10 kişilik bir irşad heyetini onlarla gönderdi. Fakat Kaafile
Raci' denen yere varınca müminler, 20 kişilik bir çete tarafından sarıldı.
İhanete uğradıklarını anlayan irşad heyeti, dağa sığınarak kendilerini
savundular. Sekizi şehîd edildi, ikisi ise canlarına zarar gelmemek üzere
teslim alındı. Fakat onlar da Mekke müşriklerine satıldı. Kureyşliler, bu iki
mümini Bedir'de ölenlere karşılık idam ettiler. Canlarının bağışlanması için
dinlerinden dönmeleri peygamberlerini kötülemeleri teklifini ise şiddetle
reddedip .şehîdlik rütbesine kavuştular. Yine aynı sene içinde Necid şeyhi Ebû Berâ, Peygamberimiz
Aleyhisselâmdan din öğretmeleri için bir heyet istedi. Peygamberimiz
Aleyhisselâmın güvenememesi üzerine, kendisine teminat verdi. Bunun üzerine
Suffa eshabından 70 kişi gönderildi. Kendilerine, Ebû Berâ'nın yeğenine
yazılan bir de mektub verildi. Ebû Berâ'nın iyi niyetine rağmen, yeğeni başka
adamlar toplayarak, mektubu bile okumadan müminlere baskın yaptı.
"Bi'r-i Mâune = Mâune Kuyusu" mahallinde irşad heyetini kılıçtan
geçirtti. İçlerinden sadece biri sağ olarak kurtuldu. Medine'ye gelerek acı
haberi ulaştırdı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve sahabîleri çok elem içinde
kaldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir ay müddetle, namazdan sonra bu
zalimlere beddua etti. Müminler göz yaşı dökerken, münafıklar, yahudiler bu
işe çok sevindiler. Bu hadise, Bi'r-i Mâune Faciası adıyla anılır. Uhud Savaşından altı ay sonra Benî Nadir
yahudileri ile gazâ yapıldı. Medine'nin Kuba köyü yakınlarında yaşayan Nadir
Oğulları yahudileri, Kureyşlilerin tahriklerine kapıldılar. Uhud Savaşının
sonucunu İslâm aleyhine kullanmak istediler. Peygamberimiz Aleyhisselâmla
yaptıkları andlaşmayı bozdular. Diyet borçlarını ödemeleri için bazı
sahabîleriyle beraber yurdlarına gelen Fahri Kâinat Efendimize suikast yapıp
kalleşçe öldürmeye bile kalkıştılar. Onların kötü niyetini anlayarak oradan
ayrılan Peygamberimiz Aleyhisselâm, ya andlaşmayı yenilemelerini veya 10 gün
içinde Medine'yi terketmelerini bildirdi.
Yahudiler Medine'den ayrılmaya hazırlanırken, münafıkların reisi Abdullah b.
Ubey b. Selül gizlice haber gönderdi. Kendilerinin ve diğer yahudi
kabilelerinin yardım edeceklerini vaadederek direnmelerini istedi. Nadir
Oğulları bir yıllık yiyeceklerini doldurup çok sağlam gördükleri kalelerine
çekildiler. Müslümanlar kaleyi kuşattılar. Kuşatma ve savaş 20 gün kadar
sürdü. Vaadedilen yardım gelmeyince, yahudiler aman diledi. Bunun üzerine
mallarını alarak gitmelerine izin verildi. Yahudiler düğün alayı gibi
şenliklerle Medine'den ayrıldılar. Silahları ve toprakları müminlere kaldı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm toprakları muhacirlere ve ensârdan fakir olan iki
mümine dağıttı. Yahudilerin böylece Medine'den çıkarılması Peygamberimiz
Aleyhisselâmın tesirini arttırdı. Hendek Savaşı(M. 627- H.6)
Medine'den sürülen Kaynuka ve Nadir Oğulları
Yahudileri, İslama karşı olan kinlerini arttırmışlar, öc almak hevesine
kapılmışlardı. Bunun için sığındıkları yerlerde hazırlıklar yaptılar.
Mekke'ye giderek Kureyşlilerle beraber Islama karşı anlaştılar. İslâm
düşmanlığını körüklemek için puta tapmanın Allahü Teâlâ'ya ibadet etmekten
üstün olduğu sapıklığını bile söylemekten çekinmediler. Kendileri kitap
sahibi olduklarını bilip putperestliğe karşı durdukları halde, İslâm
düşmanlığı için böyle alçaklığa düştüler.. Müslümanlarla savaş için kâfirlere
büyük yardım ve vaadde bulundular. Hendek Aşılamıyor Ebû Süfyan kumandasında 10 bin kişilik bir
ordu hazırlayan müşrikler, hicretin altıncı milâdın 627'nci yılında Medine
üzerine yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabileriyle görüştü.
Medine'de kalarak düşmanı karşılamak kararını aldı. Üç bin kişilik bir İslâm
Ordusu hazırlandı. Ancak düşman çok kalabalık ve hazırlıklı olduğu için başka
tedbirler araştırıldı. Sahabilerden İranlı Hazreti Selman'ın fikri üzerine,
şehrin etrafına hendekler kazıldı. Bu kazı işleri çok güç oldu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm çalışmalar sırasında büyük müjdeler verdi. Kureyş'in topladığı
ordu, Medine'ye gelince, gördükleri hendek karşısında şaşırıp kaldı. Çünkü
Arabistan'da şimdiye kadar böyle bir savaş tekniği görülmemişti. Bu hâl
onların moralini bozdu. Karargâhlarını kurup beklemeğe başladılar. Hendeği
geçemedikleri için karşılıklı ok ve taş atmalarla kuşatma 20 güne yakın
sürdü. Şehirde açlık ve kıtlık müslümanları güç durumda bıraktı. Bu arada
Kaynuka ve Nadir Oğulları Yahudileri, müslümanlarla andlaşma halinde olan
Kurayza Oğulları Yahudilerini de kandırdı. Kuvvet çok büyük olduğu için,
müslümanların işi bitirilecek gözüyle bakılıyordu. Müminler bu ihanet ile iki
düşman arasında sıkışıp kaldı. O sırada Gatafan kabilesi büyüklerinden
Nuaym, gizlice müslüman oldu. Bu nazik devrede iyi bir hizmet yapmak istedi.
Kureyşliler ve yahudiler arasındaki birliği hile ile bozdu. Bu arada Allahü
Teâlâ'nın lütfuyla çıkan bir fırtına her tarafı alt üst etti, soğuk ve yağmur
da bastırınca müşrikler barınacak yer bulamadı.. Yahudiler ise kalelerine
çekildi. Moralleri iyice bozulan Kureyş ordusu da çareyi çekilmekte buldu.
Müslümanlar en sıkışık bir halde, umulmadık şekilde kurtuluşa erdi. Çekilen
düşman askerlerinden pek çok mal ve yiyecek kaldı. Açlık ve kıtlık da giderilmiş
oldu. "Hendek" veya bir çok hiziplerden,
kabilelerden asker toplandığı için "Ahzab Gazası" adı verilen bu
savaşta müminlerden 5 kişi şehîd düştü. Kâfirlerden ise 4 kişi öldü. Hendeğin
dar bir yerinden atlayan Arap yarımadasının çok ünlü pehlivan savaşçısı Amr
b. Abdivüdd, Hazreti Ali'nin yiğitçe ve kurnazca karşı koymasıyla can verdi.
Savaşın en sıkışık bir gününde müminler namazlarını hiç kılamamışlar, gece
kazâ etmişlerdi. Bu gazadan sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm, Kureyş'in artık
saldıramayacağını, nöbetin kendilerine geldiğini müjdeledi. Kurayza Yahudilerinin Cezalandırılması Hendek gazasının en nazik devresinde
ahidlerini, andlaşmalarını bozan ve vatanlarına ihanet eden Kurayza Oğulları yahudileri
kalelerine çekilmişlerdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, müminlere silâhlarını
çıkarmadan onların üzerine hareket emrini verdi. İhanetin cezası
geciktirilmeden verilmesi için ilâhî ilham gelmişti. Eğer bu hainlik cezasız
kalırsa, müslümanlar için tehlike devam edecekti. Yahudiler, müslümanları görünce 900 kişilik kuvvetleriyle karşı
koydular. Kalenin kuşatılması ile süren savaş, 25 gün sonra yahudilerin
teslim olmasıyla bitti. Yahudiler kendileri için verilecek karar hakkında,
dostları olan Evs kabilesinin reisi Hazreti Sa'da b. Muaz'ın hakemliğini
istediler. O da yahudilerin arzusu üzerine Musa Aleyhisselâm şeriatı ve
Tevrat'a göre hüküm verdi. Yahudiler hükmün Tevrat'a uygun olduğunu kabul
ettiler. Buna göre, eli silâh tutan erkeklerden 400 kişi idam edildi,
kadınlar ve çocuklar esir sayıldı, mallar ise ganimet olarak alındı. Müreysî
Gazası ve Teyemmüm (M. 627- H.6) Medine'ye 9 günlük mesafede yerleşen Mustalık
Oğulları kabilesi, müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Ancak Kureyşlilerin tahriklerine
kapıldılar. Medine'ye saldırmak ve Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek
sarhoşluğuna düştüler. Böylece Kureyşlilerin yapamadığını başarmak ve
müşrikler içinde itibarlı hale gelmek istediler. Peygamberimiz Aleyhisselâm
1000 kişilik bir kuvvetle, bunların üzerine yürüdü. Müminlerin üzerlerine
geldiğini gören düşman korktu. Bir kısmı kaçtı, bir kısmı savaştı. Hicretin altıncı, milâdın 627'nci yılı Aralık
ayında Müreysi denilen su başındaki savaşta, düşman kısa zamanda hezimete
uğratıldı. Müminler bir şehîd verdi. Düşman ise 10 ölü ile 700 esir, binlerce
hayvanlık ganimet bıraktı. Kabile reisi Haris'in kızı Cüveyriyye de esirler
arasındaydı. Babası, onun asaletinden dolayı cariye olamayacağını ileri
sürdü. Cüveyriyye ise Peygamberimiz Aleyhisselâmın yanında kalmak istediğini
bildirdi. Peygamberimizin kurtuluş parasını vermesiyle serbest kaldı. Kendi
isteği ile Peygamberimiz Aleyhisselâm ile evlendi. Sahabiler de müminlerin
validesinin yakınlarını esir tutmaktan kaçındılar, hepsini serbest bıraktılar. Müreysî veya Benî Mustalık gazvesi adıyla
anılan bu savaştan dönerken, müminlerin validesi Hazreti Âişe iftiraya
uğradı. Emânet olarak takındığı bir gerdanlığı düşürmüş ve onu ararken
Ka-afileden geri kalmıştı. Kendisine rastlayan bir mümin, onu devesine alarak
Kaafileye yetiştirdi. Ordudaki münafıklar bunu dillerine doladılar. İfk
(iftira) dedjkoduları ile bütün müminleri üzüntüye soktular. Ancak Hazreti
Âişe'nin iftiradan uzak ve temiz olduğuna dair âyetler indi. ^Peygamberimiz
Aleyhisselâm ve müslümanlar rahatladı. Hazreti Âişe'nin gerdanlığının
aranması sebebiyle İslâm Ordusu beklemiş ve su sıkıntısı çekilmişti.
Namazlarını kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sahabiler telâşa
kapıldı. Hazreti Ebû Bekir, buna yol açtığı için kızına çok kızdı. Ancak
teyemmüm emri geldi, bütün müminler sevindi. Toprakla teyemmüm edip
temizlenerek namazlarını kıldılar. Böyle bir kolaylığa sebep oldukları için
Hazreti Ebû Bekir ailesini kutladılar. Gerdanlığın kaybolmasının hikmeti de
meydana çıkmış oldu. Kabeyi
Ziyaret İçin Yola Çıkış Hicretin altıncı yılının Zilkade ayında
Peygamberimiz Aleyhisselâm 1500 eshabıyla Kabe'yi ziyaret için yola çıktı.
Niyetleri sadece ziyaret ve tavaf olduğundan yanlarına, yalnız âdet üzere
yolcu silâhı olan kılıç almışlardı. Bununla Kureyşlilere de savaşmak için
gelmediklerini göstermek istiyorlardı. Eğer Kureyşliler de sulh niyetiyle
gelişe anlayış gösterirse, İslâm Dini daha iyi yayılma imkânı bulacaktı.
Çünkü bazı kabileler, arzu ettikleri halde, Kureyşlilerin savaş haline
bakarak müminlere yaklaşmaktan çekiniyorlar, İslâm Dini ile
şereflenemiyorlardı. Müslümanlar, ihramlarına bürünmüş, kurbanlık
develerini yanlarına almış oldukları halde, Mekke'ye bir günlük mesafedeki
Hudeybiye Kuyusunun adını taşıyan köye kadar geldiler. Haber Mekke'ye
ulaştığı zaman, kâfirler telâşa kapıldılar. Ne olursa olsun müslümanları
Mekke'ye sokmamaya karar verdiler. Müslümanların niyetini tam öğrenebilmek
için elçi gönderdiler. Ancak kendi elçilerinin Fahri Kâinat Efendimize
gösterilen itaat ve hürmeti anlatmasından hoşlanmadılar. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Kureyşlilere hacdan başka bir maksat için gelmediklerini
anlatabilmek için, müminlere baskın için gelen ve esir alınan müşrikleri de
serbest bıraktırdı. Gönderdiği bir keşif kolu ile de müşriklerin durumunun ne
olduğunu öğrendi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendi elçilerine
güvenmeyen, araya girenlerin sözlerine bakmayan Kureyşlilere, savaş niyetinde
olmadıklarını bildirmek için Hazreti Osman'ı elçi gönderdi. Kureyşliler
Mekke'de bir çok yakını olmasına rağmen, Hazreti Osman'ı göz hapsine aldılar.
Onun Kabe'yi tavaf için geldiklerine dair sözlerine aldırış etmediler. Ancak
kendisinin tavafına izin verdiler. Hazreti Osman ise, Peygamberimiz
Aleyhisselâm olmadan Kabe'yi ziyaret edemeyeceğini bildirdi. Hazreti Osman'ın
gelmemesi üzerine müminler endişeye düştü. Hatta Mekkeliler tarafından
öldürüldüğü haberi çıkarıldı. Vaziyet çok nazik bir devreye girdi. Sahabiler
Peygamberimiz Aleyhisselâmm etrafında toplandılar. Bir ağacın altında,
Peygamber elçisini öldürenlerle savaşmak, Peygamberimizin emirlerine sonuna
kadar uymak üzere biat ettiler, söz verdiler. Onun için bu ahde, Rıdvan Biati
denilir. Müminlerin sayısı ve silâhı zayıftı, fakat imânları kuvvetliydi.
Onun için bu biatin tarihteki yeri çok mühimdir. Müslümanların bu kararlı hazırlığı duyulunca,
Kureyşliler telâşa kapıldı. Çünkü ileri gelenler, savaşların kendileri için
iyi sonuç vermediğini anlamıştı. Üstelik sulh içinde olurlarsa, Şam ticaret
yolunda serbestçe gidip gelebileceklerini düşünüyorlardı. Hemen Hazreti
Osman'ı serbest bıraktılar. Andlaşma yapmak üzere de elçiler gönderdiler.
Hazreti Osman'ın sağ olarak dönmesiyle müminler rahatladılar. Hudeybiye
Andlaşması (M. 628-H.?) Peygamberimiz Aleyhisselâm sulhun daha iyi ofacağını ve Mekke'de gizlice imân edenleri düşünerek elçilerle andlaşmayı kabul etti. andlaşma görünüşte müminlerin aleyhine gibiydi. Çünkü kâbe ziyaretinin ertesi seneye kalması, imân eden Mekkelilerin Medine'ye alınmaması, gelirlerse geri verilmesi gibi ağır hükümler vardı. 10 sene için imzalanan bu andlaşma, müminlere çok ağır geldi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendilerini Fetih Sûresi'nin gelişiyle, zaferin yakın olduğunu müjdeledi. 13 Mart 628 yılında imzalanan andlaşma sırasında, Hudeybiye'de 20 gün kalındıktan sonra dönüldü. Hudeybiye'de müminlere ağır gelen maddelerin
hikmeti kısa zamanda anlaşıldı. O maddeler, kâfirlerin kendi isteğiyle
andlaşma-dan çıkarıldı. Çünkü andlaşma hükümlerince, Medine'ye gelemeyen ve
barınamayan müslümanlar Şam yolu üzerinde toplandı. 300 kişilik bir mücahid birliği
kurarak Mekke kervanları için korkulu rüya oldular. Kâfirler bu tehlike
karşısında ricalarla bu hükmü kaldırttılar. Müminlerin Medine'ye serbestçe
gelmesi, Arap kabilelerinden dileyenlerin müminlerle birlik olmasıyla
İslâmiyet iyice yayıldı ve kuvvetlendi. Müminler, Hudeybiye andlaşmasına kadar hep
Mekke'li düşmanlarla uğramışlar, Şam tarafındakilere karşılık verememişlerdi.
Halbuki Hayber'de toplanan yahudilerin zararı hayli büyüktü. Çünkü Medine'den
kovulmalarının acısını unutmamışlar, her fırsatta İslâm aleyhinde çalışmaktan
geri kalmıyorlardı. Hayber bereketli ve zengin bir yer olduğu için maddî
kuvvetleri yerindeydi. Elde ettikleri büyük gelirleri, müminlere zarar vermek
için kullanıyorlardı. Nitekim Hendek savaşı bunların maddî destekleriyle
olmuş, müşriklerle beraber hareket ederek müminlere ihanetten
çekinmemişlerdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm Mekke'lilerden
sonra Hayber yahudileri ile de sulh yapıp İslâmın yayılmasını istiyordu.
Bunun için elçiler gönderdi. Ancak yahudiler bazı müşrik kabilelerle de dost
oldukları için sulhu kabul etmediler. Müşrik dostları ile beraber
müslümanları yeneceklerini sandılar. Bunun üzerine, İslâm aleyhinde devamlı
olarak kaynayan fitne ve fesad ocağını söndürmek için karar verildi. 2000
kişilik mücahid ordusu dört günlük mesafedeki Hayber kalelerine dayandı.
Yahudiler Peygamberimiz Aleyhisselâmm yeniden yaptığı sulh teklifini yine
reddettiler. Bunun üzerine kale kuşatıldı ve şiddetli çarpışmalar başladı. Yahudilere yardım gelecek yerleri müminler
kestiği için, kaledekilerin ümitleri suya düştü. 10 gün boyunca çok çetin bir
savaş oldu. Kaleler birer birer düşmeye başladı. Hazreti Ali bu savaşta çok
üstün kahramanlıklar gösterdi. Yahudilerin düşmeyen kalesi Kamus'un kumandanı
meşhur ve cesur pehlivan Mahrab'ı yere serdi. Müminlere meydan okuyan bu
korkunç kumandanın ölmesiyle yahudiler paniğe kapıldı. Hazreti Ali Efendimiz
bir keramet olarak kale kapısını koparıp kalkan olarak kullandı. Kamus
kalesini alan kumandan oldu. Böylece Hayber Fatihi unvanı verildi. Milâdî 628 yılının Mayıs ayında yapılan bu
savaşta yahudiler 93 ölü ile teslim oldular. Müminler ise 15 şehîd verdiler.
Hayber'in topraklarını çalıştıracak insanlara ihtiyaç vardı. Onun için
yahudiler burada yarı hisse ile çalışmak üzere bırakıldı. Ancak onlar,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı bir yemek sırasında zehirlemeye kalkıştılar. Yine
de afvolundular. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hayber'den
dönerken Fedek yahudilerini de aynı şartlarla topraklarında bıraktı.
Vâdilkurâ mahiyesi yahudileri karşı koymak istediyse de, burası fethedildi.
Topraklarında yarı hisse ile çalışmaları kabul edildi. Mekkelilerle andlaşma yapılıp Hayber
yahudilerinin de zararsız hale getirilmesiyle Medine'nin iki tarafı da
açılmış oldu. Arap kabileleri birer birer gelip imân etmeye başladı. Böylece
İslâm Dini, Şam diyarından Yemen'e kadar bütün Arap yarımadasında kök saldı.
Bu gelişmelerin hepsi Hudeybiye andlaşmasından sonra olmuştu. Vaktiyle
andlaşmayı müslümanların zararına görenler, bu fetihler sonunda fikirlerinde
yanıldıklarını anladılar ve pişman oldular. Hükümdarları
Dine Davet (M. 628- H.7) Peygamberimiz Aleyhisselâm, bütün insanlara
ve cinlere doğru yolu göstermek üzere gönderilmişti. Arap kabilelerinin imân
etmeye başlamalarından sonra, diğer insanları da hak dine çağırdı. Hicretin
yedinci milâdın 628'nci yılı Muharrem ayında, hükümdarlara ve devlet
temsilcilerine elçiler gönderdi. Kendilerini ve emirlerinde yaşayan
toplulukları İslâm Dinine çağırdı. Yazdığı mektuplarda bir çok nasihatlar etti. Peygamberimiz Aleyhisselâmm elçilerinden
Hazreti Amr b. Ümeyye, Habeş Hükümdarı Ashame'ye; Hazreti Hâtıb b. Ebî
Beltia, Mısır Hükümdarı Mukavkıs'a; Hazreti Dıhye b. Halife, Bizans Kralı
Herakl'e; Hazreti Süleyt b. Amr, Yemâme Meliki Hevze b. Ali'ye; Hazreti Şücâ
b. Vehb, Gassan Meliki Haris b. Ebî Şemmer'e; Hazreti Abdullah b. Huzâfe ise,
İran Şahı Husrev Perviz'e gönderildi. Bunların içinde ilk dört hükümdar, elçileri iyi karşıladı. Diğer ikisi ise, çok kızarak küstahlık
gösterdi. Ancak çok geçmeden belâlara uğrayıp cezalarını çektiler. Habeş
Hükümdarının imân ettiği, Bizans Kralı'nın ise bu niyette olduğu halde
yanındakilerden çekindiği bildirilmektedir. Elçi geldiği zaman Şam'da bulunan
Herakl, Mekke tüccarlarıyla beraber Ebû Süfyan'ı kabul etmiş, Peygamberimiz
Aleyhisselâm hakkında bilgi almıştır. Duyduklarının hepsinin son peygamberin
vasıfları olduğunu söylemiştir. Mısır hükümdarı nazik bir cevapla bir çok
hediyeler ve iki cariye göndermiştir. Bunlardan birisi müminlerin validesi
Hazreti Mâriye'dir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın mektubunu yere atıp savaşa
kalkışan Gassan Meliki'nin yurdu, kısa zaman sonra müslümanlarca fethedildi.
Mektubu yırtıp Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürtmek için valisine emir veren
İran Şahı ise, kendi oğlu tarafından öldürüldü. Müminlerin
Kabe Ziyareti (M. 628- H.7) Hicretin yedinci yılı hac mevsiminde,
Peygamberimiz Aleyhisselâm 2000 kişilik mümin topluluğuyla Kabe'yi ziyaret
etti. Hudeybiye andlaşmasıyla bir sene sonraya kalan bu ziyaret sırasında müminler
sadece yolcu silâhlarını kuşandılar, andlaşma hükümlerince üç günlük ziyaret
esnasında Kureyşliler şehri boşalttılar. Müminlerin Peygamberimiz
Aleyhisselâmın etrafında birlik içerisinde Kabe'de ibadet etmelerini uzaktan
hayranlıkla seyrettiler. Medine'de zayıfladıkları suçlaması karşısında
Peygamberimiz Aleyhisselâm ile sahabileri başları dimdik halde koşarak
güçlerini gösterdiler. Kurbanlarını kestikten sonra Medine'ye döndüler. Hicretin yedinci, milâdın 628'nci yılında
yapılan Kâbe ziyareti, büyük tesirler uyandırdı. Müslümanların dinlerine
bağlılıkları, temiz ahlâkı müşriklerin dikkatini çekti. Nitekim Uhud'da İslâm
Ordusunu boğazdan basan ve savaşın şeklini değiştiren büyük kumandan Halid b.
Velid ile, Amr b. As, Osman b. Talha gibi Kureyş'in ileri gelenleri imân
etti. Kâfirlerin kendilerini kınamaları karşısında, İslâm Dininin üstünlüğüne
tam inandıklarını, her türlü kötü inançtan kurtulduklarını bildirdiler.
Onların Medine'ye gelerek aralarına katılması, müslümanları çok sevindirdi. Hicretin sekizinci, milâdın 629'ncu yılı
Eylül ayında Rumlarla ilk karşılaşma olan Mute savaşı yapıldı. Peygamberimiz
Aleyhisse lamın İslama davet için gönderdiği elçisi Hazreti Haris b. Umeyr,
Gassan Meliki Şurahbil tarafından alçakça şehîd edilmişti. Bunun üzerine 3000
kişilik bir ordu toplandı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, azadlı kölesi Hazreti
Zeyd b. Hârise'yi başkumandan seçti. Şehîdlik halinde sancağı Hazreti Cafer
b. Ebî Talib, Hazreti Abdullah b. Revâha ve bir müminin sıra ile almalarını
emretti. İslâm Ordusu Önce Şurahbil'i imân etmeye
çağıracak redederse savaşılacaktı. Fakat Bizans Devleti'nin himayesinde olan
Gassan Meliki, bunu duymuş kraldan yardım istemişti. Böylece yardım için 100
bin kişilik çok büyük bir ordu toplandı. Müminler Suriye tarafında Kudüs'e
yakın Mute kasabasında korkunç Rum ordusunu görünce şaşırdılar. Ancak Allah
yolunda, geri dönmelerinin uygun olmadığına karar verdiler. Bu kadar büyük
düşman karşısında bir avuç sayılabilecek İslâm mücahidleri amansız bir savaşa
girdiler. Hazreti Zeyd'in şehîd düşmesiyle, Hazreti
Cafer başkumandan oldu. 90 yerinden aldığı yaralarla 33 yaşında o da şehîdlik
rütbesine kavuştu. Ondan sonra sancağı alan Hazreti Abdullah da şehîd olunca,
müminler paniğe kapıldılar. Hazreti Halid b. Velid'in konuşmaları ve çabaları
karşısında, kendisini başkumandan seçtiler. Hazreti Halid, orduda yeni
ayarlamalar yaptı. Müminlerin gayretleri karşısında sayısını bilemeyen
düşmanı şaşırttı. Kahramanca çarpışmalar yaparak elinde dokuz kılıç kırdı.
Müminlere taze kuvvet geldiğini sanan düşman bozguna uğradı. Bu fırsatı iyi
kullanan Hazreti Halid, ordusunu toparlayıp Medine'ye getirdi. Böylece 12
şehîd verildikten sonra büyük bir felâketin önü alınmış oldu.
Peygamberimiz, savaşta kolları kesilerek şehîd olan Hazreti Cafer'e Cennette
iki kanat takıldığını müjdeleyerek "Tayyar = Uçucu" lâkabını
bildirdi. Hazreti Halid'e ise "Seyfullah = Allah'ın Kılıcı"
lâkabını verdi. O'nun kahramanlığını; askerî dehâsını övdü. Mekke'nin Fethi(M. 630- H.9) Müminlerin Mute savaşından başarıyla
ayrılması, Arap kabilelerini sevindirdi ve İslâm Dininin kuzeyde yayılmasına
sebep oldu. Mekke'li müşrikler ise, Mute savaşının sonucunu müminleri
küçültücü buluyorlar, düşmanlıklarından geri kalmıyorlardı. Bu arada kendi
dostları olan Bekir Oğulları kabilesine gizlice yardım ettiler. Müslümanların
dostu olan Huzâa kabilesine baskın yaparak 23 kişinin öldürülmesine yol
açtılar. Huzâa kabilesi reisleri, Medine'ye gelerek
yardım istedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm Kureyşlilere haber gönderdi.
Ölülerin diyetlerinin ödenmesini veya Bekir Oğullarını himayeyi
bırakmalarını, yahut andlaşmaya uymalarını istedi. Kureyşliler andlaşmayı
bozduklarını söylediler. Ancak yaptıkları hatânın farkına vardılar. Ebû
Süfyan'ı Medine'ye elçi göndererek andlaşmayı yenilemek istediler. Ebû
Süfyan'ın Medine'de çalmadığı kapı kalmadı. Fakat kimseden yüz bulamadı.
Kendi kızı, Peygamberimiz Aleyhisselâmın zevcesi Hazreti Ümmü Habibe bile
babasını tersledi. Ebû Süfyan'm eli boş dönmesiyle Kureyşliler endişeye
kapıldı. Huzâa kabilesi Medine yolunu tuttuğu için müminlerin durumu hakkında
bir haber de alamıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ise, 10 bin kişilik
büyük bir ordu hazırladı. Ramazan ayı içerisinde Mekke'yi putlardan
temizlemek üzere yola çıktı. Kan dökülmeden Mekke'ye girilmesi için hareket
gizli tutuldu. Yolda Fahri Kâinat Efendimize imân ederek Medine'ye gitmekte
olan son muhacir, amcası Hazreti Abbas ile karşılaştı. O da ailesini gönderip
kendi orduya katıldı. İslâm ordusu gece binlerce ateş yaktı.
Kureyşliler gördükleri bu büyük manzara karşısında dehşete kapıldı. Ebû
Süfyan olup bitenlerden bir haber alabilmek için bir tepeye çıktı. Burada
İslâm süvari karakoluna esir düştü. Hazreti Abbas kendisini Peygamberimiz
Aleyhisselâmın huzuruna getirdi. Ebû Süfyan orada İslâm dinine girdi. Burada
Mescid-i Haram'a sığınanlara, savaşmadan kendi evine kapananlara ve Ebû
Süfyan'm hanesine girenlere dokunulmaması emri ile şereflendi. Hicretin sekizinci yılı 20 Ramazan, milâdî 11
Ocak 630'da öğle vakti İslâm Ordusu tekbirlerle dört koldan Mekke'ye girdi.
Silâh kullanılmadıkça kan dökülmemesi emrolunmuştu. müminler sadece birkaç
direnişe karşılık verdi. Kabe'de bulunan 360 put kırılıp atıldı. Beytullah
tertemiz edildi. Kureyşliler, hayretler içersinde sabah
taptıkları putların; öğleye kadar hepsinin yerle bir oluşunu seyrediyorlar,
Hazreti Bilâl'in Kâbe üzerinde öğle ezanını okuyuşunu ve binlerce ağızdan
tekbirlerle Allahü Teâlâ'ya yapılan şükür ve hamd nidalarını dinliyorlardı.
Böylece yıllarca taptıkları putların faydasızlığını anlamakla lanetler
okuyorlar, islâm ile şereflenmeye koşuyorlardı. Müminler Kabe'de topluca namazlarını
kıldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâmın birlik ve eşitlik hakkındaki hutbesini
dinlediler. Efendimiz (A.S), İslama çok zararı dokunan birkaç kişi dışında,
bütün Mekke'lilere afv ilân ediyordu. O'nun bu cömertliği karşısında Mekke
halkı şimdiye kadar yaptıklarından ar duydular. Akın Akın müslüman olarak
erkekli, kadınlı Fahri Kâinat Efendimize biat ettiler. Mekke'nin fethiyle Kureyş meselesi çözülmüş, onların tesirinde
kalan Arap kabileleri de islâmı kabul etmeye gelmişlerdi. Ancak Arapların en
büyük kabilesi olan Hevazin kabilesi, İslâmın üstünlüğünü istemiyorlardı.
Müslümanların zafer rahatlığı içinde olduğu bir sırada 20 bin asker
topladılar. Müslümanları hazırlıksız yakalamak istediler. Bunu duyan
Peygamberimiz Aleyhisselâm Mekke'de bir vekil bırakarak 12 bin kişilik ordusu
ile Hevazin üzerine yürüdü. Orduya bazı yeni müminler de katıldı. Hevazin ordusu, bir boğazda ani baskın
yaptıkları İslâm ordusunu sıkıştırdı. Bu beklenmedik saldırı müminleri
şaşırttı. Mekke'nin fethi gibi büyük bir zaferin verdiği rahatlık da onları
aldattı, işi gevşek tutmalarına sebep oldu. Hazreti Halid b. Velid'in
kumandasındaki birliğin bozulması da, morallerini iyice bozdu. Bu şaşkınlıkla
gelen bozgun karşısında İslâm Ordusu dağılmaya başladı. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâm sahabilerine seslenerek etrafında toplanmalarını istedi.
Düşmanın üzerine hücum edip askerin moralini düzeltti. Savaşta da en üstün
kendisinin olduğunu gösterdi. Bozulan İslâm askerleri yeni bir hamleyle
düşmanı hezimete uğrattı. Hevazin Ordusu bütün varlığını savaş meydanında
bırakarak kaçtı. Müslümanların kovalaması ile iyice perişan oldular. Hevazin kabilesi, savaşta kaçmayı önlemek
için kadın, çocuk, mal, servet neleri varsa yanlarında getirmişti. İslâmın
zaferi karşısında bunlar da fayda etmedi. Müminlerin 4 şehîdine karşılık 70
ölü, 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin koyun ve 4 bin okka gümüş ganimet
bırakarak kaçtılar. Esirler arasında Peygamberimiz Aleyhisselâmın süt kız
kardeşi Şeymâ da vardı. Efendimiz (A.S) kendisine hürmet ve ikramda bulundu.
Bir çok mal vererek memleketine gitmek üzere serbest bıraktı. Bu durumdan ümitlenen Hevazin kabilesi ileri
gelenleri de ricada bulundular. Böylece 6 bin esir serbest bırakıldı. Eşine
rastlanmayan bir fazilet örneği gösterildi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın,
cömertliği dillere destan olan Hâtemi Tâî'nin kızını da hediyeler vererek
serbest bırakması, üstün ahlâkından bir örnek, iyiliklere gösterilen
karşılığa bir delildir. Mekke'nin fethinden 16 gün sonra, milâdî 27
Ocak 630 tarihinde yapılan bu gazâ, Hevazin kabilesi ile Huneyn Vadisinde
yapılmış, bu iki isimle anılmıştır. Peygamberimiz Aleyhisselâm savaştan sonra
Mekke'ye döndü. Vekil bıraktığı 20 yaşındaki Hazreti Attab'ı, idaresinin iyi
olmasından dolayı Mekke Valisi yaptı. Kabe'yi tavaftan sonra Mekke'den
ayrıldı. Taif
Kuşatması, Evtas Savaşı (M. 630- H.8) Huneyn'den kaçan Hevazin askerlerinden bir
kısmı Taif kalesine, bir kısmı da Evtas'a kaçmıştı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm Evtas'a bir birlik gönderdi. Kendisi de Taife hareket etti.
müminler Evtas'tan zafer ve ganimetlerle döndü. Taif kalesi sağlam, halkı ise
savaşa kararlıydı. 15 günlük kuşatma sırasında mancınık ve Debbâde"
denilen ağaç tanklar gibi ağır âletler kullanıldı. Fakat müminler bir sonuç
alamadı. Kaledekiler ise yiyeceklerini depo etmişler, sonuna kadar direnmeye
niyetliydiler. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kalenin alınması
için çok kan döküleceğini anladı. Atılan oklarla 12 mümin de şehîd olmuştu.
Sahabileriyle ne yapacaklarını konuştu. Her tarafı müslümanlar ve dostlarıyla
sarılı Taif'lilerden bir zarar gelmeyeceği fikri kabul edildi. Müslümanlar
kuşatmayı bırakıp çekildiler. Taif'liler ise, bir sene sonra kendiliklerinden
gelip müslüman oldular. Taife sığınan Hevazin kabilesi reisi Malik ise, İslâm
olmayı kabul ettiği için çoluk çocuğu serbest bırakıldı. Kabileler
Topluca İman Ediyorlar Mekke'nin fethinden sonra Arap kabilelerinden
henüz imân etmemiş olanlar da İslama geldi. Yeni müminlere dinleri öğretmek
için âlimler gönderildi. Bahreyn, Gassan ve Yemen Hükümdarları gönderilen
elçilerle müslüman oldu. Müslüman olan hükümdarlardan Maan Emiri Ferve ise,
bağlı olduğu Bizanslılar tarafından öldürüldü. Yeni İslâm ülkelerine,
şehirlerine valiler tâyin edildi. Eski dinlerinde kalmaya devam eden
Hıristiyan, yahudi ve mecusî toplulukları vergiye bağlandı. Özetle İslâm Dini
Arapistan yarımadasında hükmünü uygulamaya ve kök salmaya başladı. İslâm Dininin her tarafa yayılmaya başlaması
Bizans Devletinin huzurunu kaçırdı. İranlılara üstünlük sağladıktan sonra,
müslümanların da ilerlemesini durdurmak istediler. Bu sebeple 40 bin kişilik
bir ordu hazırladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bu haberi alınca asker
toplanması için emir verdi. Hicretin 9'uncu milâdın 630'uncu yılının, sıcak
aylarında 30 bin kişilik bir ordu hazırlandı. O sırada kıtlık hüküm sürdüğü için, müminler orduyu
donatmak için yarışa girdiler. Münafıklar ise, sıcak ve iş zamanını, yolun
uzunluğunu, düşmanın büyüklüğünü ileri sürüp bozgunculuk yapmaya çalıştılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm ordusuyla Medine ile Şam arasında Tebük
denilen yere kadar geldi. Ancak karşılarına düşmanın çıkmadığını gördü. Çünkü
İslâm ordusunun büyüklüğü, her tarafa dehşet "salmıştı. Bizans Devleti
ise iç çekişmelerle uğraşıyordu. Bu sebeple müminlerle savaşmaktan
kaçınmışlardı. İslâm Ordusu Tebük'te 20 gün kaldıktan sonra
döndü. Peygamberimiz Aleyhisselâm Şam'a girme teklifini kabul etmedi. Çünkü
orada vebâ salgını vardı ve bu tehlikenin üzerine gitmekten sakındı. Düşman
sindirildiği için, kuzeyden gelecek büyük tehlike de atlatılmış, istenen
sonuç elde edilmişti. Bu arada civardaki bazı hükümetler ve kabileler ile
ahid yapıldı, vergiye bağlanarak dostluk kuruldu. Münafıkların
Fesadı ve Mescid-i Dırar Peygamberimiz Aleyhisselâm, Ramazan ayında
Tebük'ten Medine'ye döndü. Büyük bir sevinçle karşılandı. İslâm Ordusunun
Bizans Devletine karşı koyması, her tarafta geniş yankılar uyandırdı. Münafıklar ise, Hıristiyan ve yahudilerle
işbirliği yaparak İslâmı baltalamak çabalarını sürdürüyordu. Müminleri, türlü
bahanelerle Tebük seferinden alıkoymak istemişler, bozgunculuk yapmışlardı.
Kendileri dışındaki İslâm düşmanlarının yardımı ve teşviki ile bir mescid
yapmışlardı. Kuba Mescidi yakınında yapılan ve buradaki cemaati bölmek
istedikleri mescid, sadece adıyla ibadet yerini andırıyordu. Aslında ise,
müminlere karşı dış düşmanlarla yapılacak bir savaş için hazırlanmış, içi
silâh deposu haline getirilmişti. Münafıklar Tebük Savaşına giderken,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı mescidlerinde namaz kılmaya davet etmişler, söz
de almışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm Tebük'ten dönünce,
buraya uğramak istedi. Ancak ilâhî vahiy ile işin hakikati bildirildi. Çünkü Peygamberimize suikast yapmayı bile
düşünüyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz mescidin yıkılması için emir verdi.
Yerle bir edilerek, gizli emelleri ortaya çıkarılan bu yere, "Mescid-i
Dırar = Zarar Mescidi" adı verildi. İki ay sonra münafıkların reisi
Abdullah b. Ubey b. Selül ölünce, adamları da dağıldı. Böylece İslâm, dışarda
Bizans, içerde ise münafıklar gibi iki tehlikeyi atlatmış oldu. Veda
Haccı ve Hutbesi (M. 632- H.1O) Hicretin dokuzuncu yılında Hazreti Ebû Bekir,
Hac Emîri seçilmiş ve 300 müminle Hac ibadetini yerine getirmişti. Hazreti
Ali ile beraber kâfirlerin artık Kabe'yi ziyaret edemeyeceklerini
bildirmişlerdi. Bunun üzerine müslüman olmayan kabileler de imân ile
şereflendiler. İslâm Dini Arap yarımadasında girmedik yer bırakmadı. Bir sene sonra, hicretin 11. milâdın 632'nci
yılında, Peygamberimiz Aleyhisselâm 40 bin kişilik bir topluluk ile haccetmek
üzere Mekke'ye gitti. O'nun gelişini duyan müminler Zilkade ayında Mekke'de toplandı.
Böylece Peygamberimiz Aleyhisselâm hac sırasında 124 bin kişilik bir İslâm
topluluğuna hutbe okudu. İslâm Dininin tamamlandığına işaret ederek,
insanlığı maddî ve manevî huzura, kurtuluşa kavuşturacak şeriat hükümlerini,
sonsuz nimetleri bildirdi, nasihatlar etti. Büyük peygamber, Efendimiz Aleyhisselâm
devesinin üzerinde idi. Devesinin yularından Amr b. Harice tutuyordu. Devenin
ağzından çıkan köpükler, Amr b. Haricenin başına dökülüyordu. Efendimizin
sözlerini tekrar edecek olan da gür sesiyle meşhur, Rebia b. Ümeyye b.
Halefti. Ve Resülüllah Efendimiz sözlerine şöyle başladı: Cenabı Hakka Hamdü sena ederiz. Ona döneriz.
Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü amellerimizden Allaha sığınırız.
Allanın hidayet ettiğini kimse yoldan çıkaramaz. Allanın şaşırttığnı da kimse
doğru yola getiremez. Şehadet ederim ki Allahtan başka ilah yoktur. Birdir,
eşi ve ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve
peygamberidir. Ey Allanın kulları! Allahtan korkmanızı ve O'na itaat etmenizi
vasiyet ederim. Ey insanlar! Sözlerimi dikkatle dinleyiniz.
Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada, ebedi olarak bir daha
birleşemiyeceğim. Sonra da Peygamberimiz Aleyhisselâm Rebia b.
Ümeyye'ye size: "Ey insanlar! bu hangi beldedir, diye
soruyor de. Buyurdu. Rebia b. Ümeyye de bunu bağırarak onlara duyurdu. Onlar da haram ve dokunulmaz olan beldedir, diyorlardı. Peygamberimiz, "Söyle onlara Allah
sizlere kanlarınızı ve mallarınızı rabbinize kavuşuncaya kadar bu beldeniz gibi
haram ve dokunulmaz kılmıştır. Sizler muhakkak rabbinize kavuşacaksınız.
Amellerinizden işlediklerinizden sorguya çekileceksiniz" buyurdu. -Tebliği ettim mi? diye sordu. Sonra elini
semaya kaldırdı. Ey Allahım bunlara tebliğde bulunduğuma şahit ol dedi. "Kimin yanında emanet varsa, onu hemen
sahibine teslim etsin. İyi biliniz ki üç şey müslümanların kalblerine kin ve
kıskançlık sokmaz. 1- Allaha ihlaslı olarak amel etmek. 2- Emir sahiplerine nasihatte bulunmak. 3- Müslümanların cemaatına İtikat ve salih
amelde tabi olmak(ki onlar dua ederlerse dualarının kabul ve
arkalarındakilerine de şamildir.). İyi biliniz ki cahiliyet devrine ait her
şey ayaklarımın altına konulmuş, hükümsüz sayılmıştır. Kaldırdığım ilk kan
davası da bize ait, kan davalarından İbni Rebia'nın kan davasıdır. Cahiliyet
devrinde olan, bütün faizler de kaldırılmış, hükümsüz sayılmıştır.
Kaldırdığım ilk faiz, Amcam Abbas'ın faiz alacağıdır, onun da tümü
kaldırılmıştır. Fakat ana paralarınız size aittir, sizin hakkınızdır. Ne.
bundan fazlasını isteyip borçlulara zulmediniz, ne de hakkınızdan aşağı alıp,
mazlum duruma düşünüz. Allah faiz yoktur diye hükmetmiştir. Şimdi ey insanlar! Şeytan Muhakkak ki şu
toprağınızda kendisine tapınmaktan temelli olarak ümidini kesmiştir. Fakat
siz bunun dışındaki ufak tefek işlerinizde, Şeytana itaat edecek olursanız,
bu onu hoşlandıracaktır. Dininiz üzerinde ondan sakınınız. .................... Ey İnsanlar! Kadınlar hakkında Allahtan
korkunuz. Çünkü siz onları ancak Allanın emaneti olarak aldınız. Ve kendileri
ile evlenmeyi de Allanın kelimesi (Dini Nikâhla) helal edindiniz. Ey insanlar şüphe yok ki sizin kadınlarınız
üzerinde hakkınız vardır, onların da sizlerin üzerinde hakkı vardır. Sizin
onların üzerinde hakkınız döşeğinize sizden başka hiç kimseyi ayak bastırmamaları,
fuhuş irtikab etmemeleri, istemediğiniz kimseyi izniniz olmadıkça evlerinize
sokmamalarıdır. Eğer onlar bunun aksini yaparlarsa, Allah size onları yatakta
yalnız bırakmanıza izin vermiştir. Kendilerini fazla incitmeyecek şekilde
dövebilirsiniz de .. Eğer uysallık ederler size boyun eğerlerse onların
üzerinizdeki hakkı maruf veçhile yani memleket adet ve geleneğine göre
kendilerinin bütün yiyecek ve giyeceklerini sağlamaktır. Kadınlar hakkında
hayırlı olmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar yanınızda zayıftırlar.
Emanettirler. Kendileri için bir şeye malik değildirler. Ey insanlar! size tebliğ etmiş olduğum
sözlerimi aklnızda iyice tutunuz. Ben size öyle bir şey bıraktım ki Ona sımsıkı
sarılırsanız hiçbir zaman sapmazsım. O Allanın kitabıdır. Allanın
Peygamberinin sünnetidir. Ehli beytimdir. Ey insanlar sözümü iyi dinleyiniz ve
aklınızda iyice tutunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ve böylece bütün
müslümanlar kardeştirler. Kişiye kardeşinin malı, kendisi onu gönlünden
kopararak vermedikçe helal olmaz. Kendinize zulüm ve yazık etmeyiniz. -Allah Aşkına tebliğ ettim mi? diye sordu.
Müslümanlar da Allah için evet dediler. Peygamberimiz, -Ey Allahım şahit ol,
diyerek Allahı şahit tuttu. Sakın benden sonra kâfircesine cahiliyet
hallerine dönmeyiniz. Ve birbirinizin boynunu vurmayınız. Ey insanlar rabbınız bir, babanız birdir.
Hepiniz Ademin soyundansınız. Adem de topraktandır. Allah katında sizin en
şerefliniz en muttekı olanınız, Allanın emirlerini en çok yerine getiren,
yasaklarından da sakınanınızdır. Arabın Araptan olmayana üstünlüğü ancak
takva iledir, buyurdu. Ve -Tebliğ ettim mi ?diye
sordu. -Evet, dediler. Sizden burada bulunanlar
bunları bulunmayanlara da tebliğ edip ulaştırsın. -Ey insanlar! Size azası kesik bir köle bile
emir tayin edilecek olsa sizi Allanın kitabı ile idare ettiği zaman onu
dinleyiniz ve itaat ediniz, buyurdu. Sonra müslümanlara
sordu: -Benim hakkımda ne
diyeceksiniz bakayım? . Müslümanlar: -Allah tarafından getirdiklerini bize tebliğ
ettin, peygamberlik vazifeni yerine getirdin, bize nasihat ettin diye
şehadette bulunacağız dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Şehadet
parmağını havaya kaldırıp halka işaret ederek" -"Allahım şahit ol,
Allahım şahit ol, Allahım şahit ol!" Vesselamü Aleyküm ve rahmetüllahi ve
berakâtühü buyurarak hutbesini sona erdirdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm bundan sonra
haccetmediği için, bu haccı ve hutbesi "Vedâ Hacı" ve "Vedâ
Hutbesi" olarak anıldı. Bu hac emri sırasında 63 deve kurbanı kendisi
kesti. Kalanlarını Hazreti Ali keserek 100'e tamamladı. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, her sene için bir kurban keserek ömrünün 63 senede sona
ereceğine, İslâm Nurunun tamamlanmasıyla, dünyadan ayrılacağına işaret etti. Kabe'de
10 gün kaldıktan sonra Medine'ye döndü. Peygamberimiz Aleyhisselâm hicretin 11'inci
yılı Safer ayında, Şam yolunu açmak için bir ordu hazırlattı. Mute savaşında
şehîd düşen kumandan Hazreti Zeyd b. Harise'nin oğlu Hazreti Usame b. Zeyd'i
20 yaşında ordunun başına geçirdi. Bir çok ileri gelen sahabiler de bu genç
kumandanın emrindeydi. Peygamberimiz Aleyhisselâm ordusunu uğurladıktan sonra
saadetli hanesine döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselâm 23 senelik vazifesinin sona erdiğini ve yakında
dünyadan ayrılacağını anlamıştı. Uhud şehîdlerini ziyaret ederek sekiz yıl
sonra cenaze namazlarını kıldı. Meşhur Baki' mezarlığına giderek orada yatan
müminleri de ziyaret etti. Yakında kendisinin de o âleme göçeceğini bildirdi.
Nitekim Rebiulevvel ayına bir gün kala hastalandı. Sahabilerine bir hutbe
okuyarak Arapistan'ın putperestlerden temizlenmesini, gelen elçilere iyi
davranılmasını emretti, son nasihatlarını yaptı. Yanında bulunan zevcelerinin
hissesini ayırdı, kalanını sadaka olarak dağıttı. Peygamberimizin hastalığını
duyan islâm Ordusu geri döndü. Ve Dünyadan Ayrılıyor(M. 632 - H.
12 Rebiul Evvel 11)
Peygamberimiz Aleyhisselâmın hastalığı sıtma
idi. Soğuk su ile rahatlamaya çalışıyordu. Son üç günde hastalığı iyice
ağırlaştı. Hazreti Ebû Bekir'i imamlık yapmak üzere vekil seçti. Nihayet 13
gün süren hastalıktan sonra hicretin 11 nci yılı Rebiulevvel ayının 12 nci
Pazartesi gecesi milâdî 632 yılında 63 yaşında mübarek ruhları uçup en yüce
makama gitti. Sahabiler bu acı hakikat karşısında şaşırıp
kaldılar. Diller tutuldu, kalbler dondu, feryadlar göklere yükseldi. Hazreti
Ömer gibi sahabiler bile inanmak istemedi. Bu fırsattan faydalanmak isteyen
bazı kimseler dinden çıkarak yalancı peygamberlik hevesine kapıldı. Ancak
Hazreti Ebû Bekir'in soğukkanlı davranışı ve hâkim olucu sözleri karşısında
herkes kendine gelebildi. Çünkü o büyük dost Hazreti Muhammed
Aleyhisselâm'ın getirdiği Kur'an, ve Şeriatının rehberlik vazifesine devam
ettiğini bildiriyor, bu büyük hakikati hatırlatıyordu. Kendilerini toparlayan müminler önce Hazreti
Ebû Bekir'i Halife seçip emrine girdiler. Sonra da Fahri Kâinat Efendimize
karşı son vazifelerini yaptılar. Erkekler, kadınlar ve çocuklar sırayla namazını
kıldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, dünyaya gözlerini yumduğu, Hazreti
Aişe'nin saadetli hanesine defnedildi. Şimdi Ravza-ı Mutahhara denilen makamı
meydana geldi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bütün
yaratılmışların en şereflisi ve şânı en yüce olanıdır. İnsanlara güzel ahlâkı
tamamlamak üzere gönderildiğini söylemiştir. Her güzel işte, örnek O'dur,
ölçü O'dur. Merhamet ve şefkati, cömertlik ve keremi, akıl ve zekâsı,
güzellik ve yaratılışı, iyilik ve ihsanı, doğruluk ve adaleti, sabır ve
kanaati, temizlik ve iffeti, yiğitlik ve kuvveti, hâsılı her üstünlük ve
fazileti başkaları ile ölçülmesi mümkün olmayacak derecede yüksektir. Küçükleri sevip okşamak, hastaları arayıp
sormak, hareketlerinde ölçülü olmak, herkese tatlı söz ve güler yüz
göstermek, fakirlere ve düşkünlere yardımcı olmak, işi her zaman ehline
vermek, aşırılığa ve gösterişe yüz vermemek, herkesin hakkını gözetmek gibi
akla gelen her olgun ahlâk, O'nun sünnetidir. Koca Arap yarımadası emri altında iken bir kuru
ekmek parçasıyla karnını doyuracak, hattâ açlığını gidermek için karnına taş
bağlayacak derecede sabır, kendisini öldürmek için saldıran ve yaralayarak en
ağır eziyeti yapanların, sadece doğru yola gelmelerini isteyecek kadar
merhamet sahibiydi. Huzurunda titreyen bir ziyaretçiye: "Korkma arkadaş!
Ben, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!" buyuran bir geniş
gönül taşıyordu. Kısacası, her güzel ahlâk, O'nda ayrı bir güzellik
kazanmıştı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın çok evlenmenin yasaklanmasından
önce, bir çok hikmetler ye çeşitli sebeplerle nikâhına aldığı validelerimizin
sayısı 12'dir. İlk zevcesi Hazreti Hatice ile Hazreti Zeyneb binti Huzeyme,
kendi sağlığında vefat etmişler, diğerleri ise sonraya kalmışlardır.
Zevcelerinden Hazreti Ebû Bekir'in kızı Hazreti âişe ve Hazreti Ömer'in kızı
Hazreti Hafsa'yı bu en yakın iki dostuyla bağlılığını artırmak için
nikahlamıştır. Bu maksatla, kendi kızlarını da üçüncü ve dördüncü derecedeki
yakın dostu Hazreti Osman ve Hazreti Ali'ye vermiştir. Ebû Süfyan'ın kızı Hazreti Ümmü Habibe,
kocasının Habeşistan'da Hıristiyanlığa dönmesiyle himayesiz kalmıştı. Babası
imân etmediği için onun yanına da gelemiyor, asaletli olduğu için herkesle
evlenemiyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm dininde sebat eden bu mümineyi
Habeş Hükümdarını vekil tâyin ederek nikahladı. Medine'ye getirterek himayesi
altına aldı. Hazreti Zeyneb binti Huzeyme, Hazreti Ümmü
Seleme ve Hazreti Şevde de Hazreti Hafsa gibi kocaları Allah yolunda
savaşırken şehîd düşmüşlerdi. Kimsesiz kalan ve korunmaya muhtaç olan bu
kadınları Peygamberimiz Aleyhisselâm nikâhına aldı. Hazreti Zeyneb binti Cahş
ise akrabası olup kocası ile geçinemediğinden ayrılmıştı. Efendimiz (A.S)
akrabasının ricaları üzerine, onu nikâhına aldı. Hazreti Cüveyriyye, Hazreti Mâriye, Hazreti
Safiyye ve Hazreti Meymune validelerimiz ise, siyasî sebeplerden dolayı
Peygamberimizin nikâhına girmişlerdir. 53 yaşına kadar dul bir kadın olan
Hazreti Hatice ile yaşayan Peygamberimiz Aleyhisselâm bir çok hikmet ve
sebeplerle, ömrünün son 10 yılında çok kadınla evlenmiştir. Bu validelerimiz
de o hazretten öğrendikleri ile İslama büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın üçü erkek, dördü
kız olmak üzere yedi evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk oğlu Hazreti Kaasım olduğu
için, Efendimiz (A.S) "Ebu'l-Kaasım = Kaasımın Babası" lakabıyla
anılmıştır. Diğer oğulları da Hazreti Abdullah ve Hazreti İbrahim'dir.
Kızları Hazreti Zeyneb, Hazreti Rukayye, Hazreti Ümmü Külsûm ve Hazreti
Fâtıma'dır. Yalnız Hazreti ibrahim, Hazreti Mâriye'den doğmuş, diğerlerinin
hepsi Hazreti Hatice'den olmuştur. Oğulları bebek halinde, kızları ise evlilik
hayatı sürerken Peygamberimiz Aleyhisselâm'dan önce vefat etmişlerdir. Yalnız
Hazreti Fâtıma, babasından altı ay sonra 24 yaşında dünyadan ayrılmıştır.
Hazreti Rukayye ile Hazreti Ümmü Külsûm, sırasıyla Hazreti Osman b. Affan ile
evlenmişlerdir. Bu sebeple Hazreti Osman'a "Zinnûreyn = İki Nur
Sahibi" lâkabı verilmiştir. Hazreti Zeyneb, Hazreti Ebû As b. Rebî ile,
Hazreti Fâtıma da Hazreti Ali ile evlenmişlerdir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın soyu, kızı
Hazreti Fâtıma'nın oğulları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin neslinden devam
etmiştir. Diğer kızlarından olan torunları yaşamamıştır. Hazreti Fâtıma'nın,
Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin'den başka Muhsin, Ümmükülsûm ve Zeyneb
adında bir oğlu ve iki kızı daha vardır. HALİFELERİ Peygamberimiz Aleyhisselâmdan sonra
Müslümanların din ve dünya işlerini idare edenlere "Halîfe" ve
"Emîr" denilir. İslâmın ilk halifesi, Hazreti Ebû Bekir olup soyu
yedinci göbekte Peygamberimiz Aleyhisselâm ile birleşir. Hazreti Ebû Bekir, erkeklerden ilk iman eden,
malının tamamına yakın kısmını Allah yolunda harcayan, Hazreti Bilâl gibi
işkence gören Müslümanları kâfirlerin elinden satın alarak kurtaran,
Peygamberimiz Aleyhisselâmın hicret arkadaşı ve kızı Hazreti Âişe ile
evlenmesinden dolayı da kayınpederi olan en büyük dostudur. Hazreti Ebû Bekir, iki sene üç ay süren
halifeliği sırasında: Yemen, Necid ve Yemâme gibi yerlerde çıkan yalancı
peygamberleri ortadan kaldırmış, dinden dönenleri, İslâmın emirlerinde
gevşeklik gösterenleri yola getirmiş, Kur'an-ı Kerîm'in âyet ve sûrelerini
bir araya toplatmıştır. O'nun zamanında Hazreti Halid b. Velid'in
emrindeki İslâm Orduları, Bizans ve İran Devletleri ile bir çok savaşlar
yapmış ve her defasında yenerek geniş toprakları fethetmiş, Müslümanlığı
yaymıştır. Hazreti Ebû Bekir hicretin 13'üncü senesinde
63 yaşında irtihal etmiş, yerine Hazreti Ömer'i seçmiştir. İkinci Halifesi Hazreti Ebû Bekir'den sonra İslâmın ikinci
halifesi olan Hazreti Ömer'in soyu, sekizinci göbekte Peygamberimiz
Aleyhisselâm ile birleşir. Kızı Hazreti Hafsa ile evlenmesi sebebiyle
Peygamberimiz Aleyhisselâmın kayınpederi olmuştur. O'nun imana gelmesiyle, Müslümanlar ve
kâfirlerin tarafı açıkça ayrılıp belli olduğu için Peygamberimiz Aleyhisselâm
kendisine bu mânâyı dile getiren "Faruk" lâkabını vermiştir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın ikinci, Hazreti
Ebû Bekir'in de birinci veziri makamında, İslâm Dinine büyük hizmetlerde
bulunan Hazreti Ömer'in adaleti bütün dünyaca meşhurdur. Adaleti sevdiği
için, hatır ve gönüle bakmamış, dünya malına aldırış etmemiş, kanaat
içerisinde çok sâde bir mümin olarak yaşamıştır. Hazreti Ömer'in halifeliği sırasında Bizans
ve İran Devletleri ile yapılan bir çok savaşlar kazanılmıştır. Bunun sonucu
olarak da İran Devleti tamamen ortadan silinmiş, Bizanslılar ise Mısır ve
Kudüs'den Erzurum'a kadar topraklarının çoğunu Müslümanlara bırakıp kendi
kabuğuna çekilmiştir. Böylece islâm Orduları Afrika'da Tunus'dan, Asya'da
Kafkas Dağları ve Çin'e kadar olan yerleri fethetmişler, hazine paralarla
dolup taşmıştır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hicreti, 17'nci
yılında, Hazreti Ömer zamanında tarih başı olarak kabul edilmiştir.
Müminlerin emiri, 10 yıl altı ay idareden sonra hicretin 23'üncü senesinde,
63 yaşında olduğu halde, Ebû Lü'lü adında bir Hıristiyan köle tarafından
şehid edilmiştir. Üçüncü Halifesi Hazreti Ömer'den sonra üçüncü halife seçilen Hazreti
Osman, ilk Müslümanlardan olup Peygamberimiz Aleyhisselâmın soyu ile beşinci
göbekte birleşir. Çok edeb ve hayâ sahibi, yumuşak huylu bir zât idi. Zengin
olduğu için malının tamamına yakın kısmını Allah yolunda harcamış, büyük
yardımlarda bulunmuştur. Peygamberimiz Aleyhisselâmın iki kızı ile evlenerek
damadı olmak şerefini elde etmiştir. Hazreti Osman'ın halifeliği 12 seneden 12 gün
noksandır. Kur'an-ı Kerîm'in sûrelerini sırasına göre düzenlettirmiş, bugünkü
haline getirterek nüshalarını çoğalttırmış ve her tarafa dağıttırmıştır. Hazreti Osman devrinde Afrika'nın kuzey
kısımları, Kıbrıs adası, Anadolu'nun içleri, Türkistan ve daha nice yerler,
İslâm Ordularının eline geçti. İslâmın sınırları çok genişledi. Hazreti Osman'ın son zamanlarında bazı iç karışıklıklar
çıktı. Bunun sonucu olarak da hicretin 35'inci yılında, 80 yaşını geçtiği
halde şehîd edildi. Dördüncü Halifesi Hazreti Osman'dan sonra İslâmın dördüncü
halifesi seçilen Hazreti Ali, amcası Ebû Talib'in oğludur. 10 yaşında iken İslâmı
kabul etmiş, kızı Hazreti Fâtıma ile evlendirmekle damadı olmuştur. Hazreti
Ali'nin yiğitliği çok meşhurdur. Hazreti Ali halife seçildikten sonra, bazı
Müslümanlar Hazreti Osman'ın kanını dâvâ etmişler ve bu sebeplerle Cemel ile
Sıffîn savaşları çıkmış, İslâm arasına ayrılık girmiştir. Nihayet hicretin kırkıncı yılında, beş
senelik halifelikten sonra Hazreti Ali şehîd edilmiştir. Hazreti Ali'nin
yerine büyük oğlu Hazreti Hasan geçmiştir. Ancak yerini, altı ay sonra babası
zamanında Şam'da halifeliğini ilân eden Hazreti Muaviye'ye bırakarak
çekilmiştir. Böylece İslâm'da "Hulefâyı Râşidîn" denilen büyük
halifeler devri sona ermiştir. Hicretin kırkıncı yılından başlayarak
halifelik, Hazreti Muaviye'nin soyu olan Emevîler'e geçti ve bu isimle anılmaya
başladı. Emevilerin Hazreti Muaviye ile başlayan idarelerinin ilk devirleri
pek parlak geçti. Devlet yeni imkânlara kavuştu ve her şey gelişti. Şam,
Devlet Merkezi olarak kullanıldı. Büyük donanmalar kurulup denizlere açıldı.
Türkistan, Hindistan ve Sudan'a ordular gönderildi. Afrika'nın Kuzeyi Fas'a
kadar fethedildi. İstanbul bir kaç defa kuşatıldı. Hicretin 49'uncu yılında
yapılan kuşatmada, Hazreti Ebu Eyyub el Ensârî şehîd düşerek bu şehirde
defnedildi. Emevilerin idaresi 90 sene sürdü ve bu zaman
içerisinde 14 halife gelip geçti. Hazreti Muaviye'den sonra idareye geçen
Yezid zamanında, Peygamberimiz Aleyhisselâmın torunu Hazreti Hüseyin,
Kerbelâ'da şehîd oldu. Halife Abdulmelik zamanında İslâm sınırları çok
genişledi. Emevî halifelerinden Hazreti Ömer b. Abdulaziz, çok değerli bir
zat olup İslâm Dinine hizmetleri büyüktür. Son Emevî halifesi Mervan zamanında,
Horasan'lı Ebû Müslim'in çabaları ile Emeviler Devleti sona ermiş, idare
Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcası Hazreti Abbas'ın soyuna geçmiştir.
Emeviler'den Abdurrahman b. Muaviye kaçarak kurtuldu ve İspanya'da Endülüs
Emeviler Devletini kurdu. Bu devlet de çeşitli değişikliklere uğrayarak 422
sene sürdü. Abbasiler, Bağdad şehrini merkez olarak
seçtiler, devlet hizmetlerini geliştirdiler. Hicrî 132 yılında başlayan
idareleri 656 senesine kadar devam etti. Bu zaman içerisinde 37 halife geldi
geçti.
Abbasi halifeleri içerisinden Ebû Cafer Mansur ve Harun Reşid devirleri
parlak geçmiştir. Harun Reşid zamanında Abbasiler en şanlı devirlerini
yaşamışlar; İslâm Orduları Hindistan'dan Atlas Okyanusu'na, Kafkaslar'dan
Orta Afrika'ya kadar fetihler yapmışlardır. Müslümanların bu hali Avrupalı
devletlerin dikkatini çekmiş, krallar ile halife arasında elçiler gelip
gitmiştir. Harun Reşid'in Kral Şarlman'a gönderdiği bir
çalar saati, ilk defa gören Avrupalılar çok hayret etmişlerdir. Bu halifelerden sonra idarede yavaş yavaş
zayıflık meydana gelmiş, bazı vilâyetler kendi başlarına devlet olmuşlardır.
Fas ve Cezayir'de ayrı idareler kurulmuş, Mısır'da Fâtımîler Devleti ortaya
çıkmıştır. Emeviler soyundan Abdurrahman b. Muaviye ise daha ilk zamanlarda,
İspanya'da Endülüs Emevi Devletini kurmuştur. Emevilerden Hazreti Muaviye zamanında
fethedilip de halkı İslâm Dinini kabul etmiş olan Türkistan, gittikçe
gelişti. Türkler de Abbasi Devleti içerisinde büyük değer kazandılar, din
hizmetinde bulundular. Abbasiler'den sonra birçok devletler kurdular.
Bunlardan; Afganistan'da kurulan Gazneliler Devleti gibi, bazıları dünyanın
en büyük hükümetleri olmuş, Sultan Mahmud gibi yiğit hükümdarlar
yetiştirmiştir. Abbasi Devleti'nin zayıflaması sırasında ve
parçalanmasından sonra, İslâm memleketlerinde küçüklü büyüklü bir çok
devletler kuruldu. Bu devletlere "Tavâif-i Mülûk" adı verilir.
Tamamına yakın kısmını Türklerin kurduğu bu devletlerin sayısı otuzdan
fazladır. İçlerinde en mühimleri Gazneliler, Harzemşahlılar, Kirmanşahlar,
Karakoyunlular, Akkoyunlular, Kölemenler, Eyyubîler, Selçuklular, Cengiz ve
Timur Hanlıkları'dır. Bunlar arasında, Türk beylerinden Tuğrul
Bey'in kurduğu Selçuklu Devleti çok mühimdi. Tuğrul Bey'in oğlu Alparslan ve
onun oğlu Melikşah zamanlarında, dünyada bunlardan büyük devlet yoktu.
Anadolu'yu da fetheden Selçuklular, sonradan bir kaç parçaya bölündü. Eski
kuvvetleri kalmadı. Moğol
Saldırısı ve Haçlı Savaşları Tavâif-i Mülûk denilen devletlerin tamamına
yakın kısmı, İslâm Dinine büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Ancak içlerinden
birkaçının verdiği zararlar da büyüktür. Cengiz Han'ın idaresindeki Moğollar ve o
zaman henüz cahillik içerisinde bulunan bazı Tatar kabileleri, İslâm
memleketlerine saldırmışlar, geçtikleri yerleri çiğneyip harap etmişler,
milyonlarca Müslümanı öldürerek ortalığı kan denizine çevirmişlerdir. Diğer taraftan Avrupalı Hıristiyanlar da
Kudüs'ü Müslümanların elinden almak bahanesiyle büyük ordularla savaşa
çıktılar. "Haçlı Savaşları" diye anılan bu saldırılar, Müslüman
Türk Devletlerinin büyük çabaları ile geri püskürtüldü. Mısır ve Suriye
taraflarında hükümdarlık yapan Selâhaddin Eyyubî'nin kahramanca çarpışmaları
ve İslâm ülkelerini büyük bir tehlikeden kurtarması, tarihte şanlı bir yer
tutar. Hıristiyanlar, papaların çabalarıyla yedi
defa düzenledikleri bu Haçlı Savaşları sırasında, İslâm ülkelerinden
götürdükleri yenilikleri memleketlerinde uyguladılar. Böylece Avrupa'da
medeniyetin gelişmesine Müslümanlar sebep oldu. Hıristiyanların yaşayışları
çok değişti. İspanya'da kurulan ve Avrupa'da İslâmı
yaymaya çalışan, Endülüs Emevîler Devleti de yavaş yavaş çökmeye başladı. Gırnata'dan
başka Müslümanların elinde bir yer kalmadı. Sonra buraları da İspanyollar,
ele geçirdi. İslam medeniyeti adına ne varsa herşey yakıp yıkıldı. Bütün
müslümanlar katledildi. Müslümanların fethi sırasında yapılanlarla tam bir
tezat teşkil eden bu hali tarih kitapları ibretle kaydetmektedirler. Endülüs
Devleti böyle son buldu. Hindistan ve Çin'den Atlas Okyanusu'na kadar
hüküm süren İslâm Devletleri bozuldu. Yerlerine bir çok küçüklü büyüklü
devletler kuruldu. Biribiri arasında iç ve dış çekişmelerle İslâm birliği
zayıfladı. İşte bu sırada İslâm âlemini üç, dörtyüz
senedenberi uğramakta olduğu belâ ve sıkıntılardan kurtarma şerefi, dinin
Yüce Kitabı Kur'an-ı Kerîm karşısında, bir gece sabaha kadar el bağlayıp
duran Türk aşiretlerinden Ertuğrul Gâzi Oğlu Osman Gaziye nasip oldu. Abbasi
Devleti'nin yıkılış tarihi olan hicretin 656'ncı yılında, Ertuğrul Gâzi'nin
Söğüt kasabasında dünyaya gelen oğlu Osman Bey, Yüce İslâm Dininin hizmetçisi
ve yardımcısı olan Osmanlı Devleti'nin temelini kurdu: Milâdî 1299. İslam Şeriatının hükümleriyle eksiksiz amel
eden bu soylu ve şerefli millet, Allahü Teâlâ'nın yardımıyla az zamanda
büyüdü, dünyaya hükmeden bir imparatorluk oldu. Osmanlı Devleti'nin dokuzuncu padişahı Yavuz
Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiği sırada, son Abbasi Halifesi Üçüncü
Mütevekkil Alellah, emâneti Yavuz'a verdi. Mekke Şerifi de mukaddes
emânetleri bu hükümdara teslim etti. Böylece Osmanlı Sultanları , Yavuz'dan
başlıyarak, Peygamberimizin halifesi bütün müslümanların da emiri oldular.
İçerde Müslümanların, din ve dünya işlerini idare eden Osmanlılar, dışarda da
büyük fetihlerle üç kıt'a, yedi denize hakim oldular. Osmanlı ulemasının
tefsir ve izahlarına göre, bir taraftan ümmeti vasat sıfatını alan
Osmanlılar, diğer taraftan da hadisi şeriflerde beyan edilen, Hatime vasfını
elde etmişlerdir. Şimdi ise dünya ve islam alemi "hatimetül
hatime"yi beklemektedir. Şemail-i Şerif
Uzuna yakın orta boylu, endamı biçimi gayet uygun, alnı açık,
büyücek başlı, hilal kaşlı, değirmi yüzlü, güzel iri karagözlü, uzun
kirpikli, çekme burunlu, kaşları birbirine yakın fakat arası açık,
omuzlarının arası ve göğsü geniş, gümüş gibi saf boynu uzun ve düzgün,
omuzları , kolları ve bacakları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları
uzunca, elleri ve parmaklan kalınca, karnı göğsü ile bir hizada, ne şişman ne
pek zayıf, sıkı etli, ipek tenli, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli,
tabanları ve avuçları çukur, iki küreğinin arasında peygamberlik mührü,
kendisi de peygamberliğin mührü, her hareketi mutedil, yürüyüşü dosdoğru ve
sallanmadan, ne pek hızlı ne pek yavaş, güler yüzlü tatlı sözlü yumuşak,
alçak gönüllü ve vakarlıydı. Bütün yaratılmışların en şereflisi ve şânı en yüce olanıdır.
Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiştir. Her güzel işte örnek O'dur,
ölçü O'dur. Merhamet ve şefkati, cömertlik ve keremi, akıl ve zekâsı,
güzellik ve yaratılışı, iyilik ve ihsanı, doğruluk ve adaleti, sabır ve
kanaati, temizlik ve iffeti, yiğitlik ve kuvveti, hâsılı her üstünlük ve
fazileti başkaları ile ölçülmesi mümkün olmayacak derecede yüksektir. Küçükleri sevip okşamak, hastaları arayıp sormak,
hareketlerinde ölçülü olmak, herkese tatlı söz ve güler yüz göstermek,
fakirlere ve düşkünlere yardımcı olmak, işi her zaman ehline vermek,
aşırılığa ve gösterişe yüz vermemek, herkesin hakkını gözetmek gibi akla
gelen her olgun ahlâk, O'nun sünnetidir. Koca Arab yarımadası emri altında iken bir kuru ekmek
parçasıyla karnını doyuracak, hattâ açlığını gidermek için karnına taş bağlayacak
derecede sabır, kendisini öldürmek için saldıran ve yaralayanlara doğru yola
gelmeleri için dua edecek kadar merhamet sahibiydi. Huzurunda titreyen bir
ziyaretçiye: "Korkma arkadaş! Ben, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir
kadının oğluyum!" buyuruyordu. Her güzel ahlâk, O'nda ayrı bir güzellik
kazanmıştı. Salatü selam O'na, aline , eshabına ve kıyamete kadar onun izi
üzerinde yürüyen ümmetine olsun. 1-Siyer
ve Siyer i Nebi nedir?
|