|
|
|
|
|
KONULAR MEDİNE DEVRİ |
|
{Siyer-i Nebî} Siyer ve Siyer-i Nebi
Siyer, manen tutulan yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret
kelimesinin çoğuludur. Hazreti Adem Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat Efendimize
kadar gelen peygamberlerin; insanları hak yola çağırmak için vazifelerini
nasıl yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük ve tehlikelere göğüs
gerdiklerini anlatan ilme İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya (Aleyhimüsselam)
Denir. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi
sırasında gösterdiği gayretleri anlatan ilme de Siyer-i Nebî denir. Kısaca,
İslâm Tarihi umumî bilgileri, Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz Aleyhisseiâmın
(ay senesiyle) 63 yıllık hususî tarihini anlatır.
İslâm Tarihinin bir şubesi olan Siyer ilmi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
yaptıkları, buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi bakımından Hadis,
Tefsir, Fıkıh, Kelâm ve Ahlâk gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur'an-ı Kerîm'den
sonra en büyük kaynağıdır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatında dinî,
siyasî, askerî, içtimaî ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri bulmak
mümkündür. Bu bakımdan da Siyer ilminin derecesi ve önemi büyüktür. İslamdan Önce
İnsanlığın hali
Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm Dinini insanlara bildirmek vazifesiyle
gelmezden önce, insanlık âlemi iki büyük devletin tesiri altında yaşıyordu.
Bunlar Peygamberimizin memleketi olan Arapistan Yarımadasına komşu bulunan
Bizans ve İran Devletleri idi. Yine insanların inandıkları, yolunda
gittikleri dinler arasında Hıristiyanlık, Musevîlik mecusîlik ve putperestlik
hüküm sürüyordu. Fakat Bizanslıların, Romalıların inandıkları din olan
Hıristiyanlık, İncil'in eski devirlerden beri değiştirilip aslından
uzaklaşılmasıyla İsa Aleyhisselâmın getirdiği şeriatla büyük ölçüde ilgisini
kesmişti. Üstelik Roma medeniyetinin putperestliği, kötü ahlâkı, her türlü
perişanlığı da dinî inançlara karıştırılmış, iş çığırından çıkmıştı.
Papazların şahsî düşüncelerine göre, din hükümleri çıkarttıkları, para ile
Cennet sattıkları, günahkârları afvetme gibi hayâllere daldıkları
Hıristiyanlığın bir de üçlü ilâh sapıklığına bulaşmasıyla da hak dinle
uzaktan yakından hiç ilgisi kalmamıştı. Yahudilerin sahip çıktığı Musevîlik ise, yine bu milletin kendi
sapıklıklarını din içine sokmalarıyla, Musa Aleyhisselâmın getirdiği
şeriattan uzaklaşmıştı. Yahudiler, kendi peygamberlerinden sonra yeni bir
şeriatla gelen İsa Aleyhisselâma düşmanlık yapmakla da hak yoldan tamamiyle
mahrum olmuşlardı. İranlılar da, Mecusîlik adı verilen ateşperestlik yani ateşe
tapma gibi sapık bir dinin içindeydiler. Araplar ise putlara tapıyorlardı. Bu
arada komşuları olan Hıristiyan ve yahudi milletlerin tesirinde kalarak bu
dinlere girenleri de vardı. Ancak bunlar, putperest Araplara göre oldukça az,
bir kısım kabilelerdi. Zaten putperest düşünce ve davranışlar, Hıristiyanlık
ve yahudilik gibi diğer dinler içerisine de girmişti. Araplar içerisinde İbrahim Aleyhisselâmın şeriatı üzerine devam
eden, Allahü Teâlâ'nın birliğine iman eden "Hanifler" de vardı.
Ancak bunlar adetleri belli olacak kadar az bir sayıdaydılar. Araplar ahdine
vefâ göstermek, müsafire ikramda bulunmak, sünnet olmak, tırnak kesmek gibi
Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail'den kalma bazı sünnetleri de yapıyorlardı.
Ne var ki, hak din üzere olmadıkları için cahillik onları esir etmişti. Cehaletin getirdiği kötülükler içerisinde, kabileler arasında
kan davaları sürüp gidiyordu. Sadece haram ay sayılan Receb, Zilkade,
Zilhicce ve Muharrem denilen dört ayda harbi bırakıyorlardı. Kabileler
halinde idare olunduklarından, Kabe'de her kabileye ait olmak üzere 360 adet
put doldurulmuştu. Kurulan panayırlarda, yaşayış şartlarından çok ileride
edebiyat yarışmaları yapılıyor, şairler ve hatipler insanları hayli tesir
altında tutuyordu. İnsan hakları ayak altına alınmış, güçlüler zayıfları eziyor,
köleler ve esirler içler acısı bir halde yaşıyor, kadınlara önem verilmiyor,
kız çocukları geçim sıkıntısı veya damat ayıbı korkusuyla diri diri toprağa
gömülüyordu. Ahlâksızlık her tarafı kaplamıştı.
İşte gerek Arabistan Yarımadası'nın içine düştüğü cahillik, gerekse Bizans ve
İran Devletlerinin hüküm sürdüğü yerlerdeki sapıklık ve ahlâksızlık,
birbirinden aşağı kalır şekilde değildi. Bütün insanlık âleminin karanlık
bulutlar altında ve karışıklık içerisinde yaşadığı bir devirde, onları bu
alçak ve bayağı hayattan kurtarıp ebedî kurtuluş ve saadete ulaştıracak bir
Peygamber bekleniyordu. Hıristiyan ve yahudilerin mukaddes kitapları böyle
bir peygamberin geleceğini, zamanının yaklaştığını bütün alâmetleri ile
müjdeliyordu. Bu peygamberin Hazreti İbrahim soyundan, Mekke taraflarından
çıkacağına dair bilgiler veriliyordu. Mekke
Şehri ve Yüce Kâbe
İslâm Tarihinde mukaddes Mekke şehri ve
içerisinde bulunan Mescid-i Haram ve onun içinde yüce Kâbe büyük ve önemli bir
yer tutar. Çünkü bu şehirde birçok peygamberin vazife yapması, Kabe'nin,
müslümanların kıblesi olması, İslamda hac ve tavaf ibadetlerinin bu şehire
tahsis edilmesi, daimi olarak Mekkeye, dinî bir merkez vasfı kazandırmıştır.
Her taraftan gelen hacıların, ziyaretçilerin kestikleri kurbanlar, yaptıkları
alış-verişlerle mühim bir ticaret merkezi olan Mekke, Kâbe ile de manevî
merkez sıfatını hiç kaybetmemiştir. Kabe'yi , Allahü Teâlâ'nın emriyle önce
Melekler, sonra Hazreti Adem ve ve Şit Aleyhisselam; peygamberlerden son
olarak da İbrahim Aleyhisselam ile oğlu Hazreti ismail inşa etmişlerdi.. Daha
sonraları insanların ortak çalışmalarıyla zaman zaman yeniden yapılmış, tamir
ve değişiklikler görmüştür. Kâbede Mübarek Vazifeler Kabe'deki mukaddes vazifeleri eskidenberi
yapan ve ellerinde tutan Araplar, bunları büyük bir şeref olarak kabul
ederlerdi. Bu vazifeler arasında en mühimleri; Kabe'nin anahtarlarını elinde
tutmak olan Hicâbet Zemzem suyunu ve hacıların su işlerini idare etmek
olan Sikâye; ziyaretçileri barındırma ve müsafirlik işlerini ayarlamak
olan Rifâde'dir. Bu şerefli vazifeleri Peygamberimiz Aleyhisselâmın soyuna
mensup kimseler yapıyordu. Hatta Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in,
kaybolan Zemzem kuyusunu ve suyunu bulması büyük bir hizmet olmuş, itibarını
da çok artırmıştı. Fil Vak'ası (M. 571) Mekke'nin manevî ve ticarî bir merkez halinde
olması, Kâbe sebebiyle her taraftan insanların oraya akın ederek saygı
göstermeleri, zaman zaman bazı hükümdarların dikkatlerini çekiyor, bunu
önlemek için düşmanca fikirlere itiyordu. Habeşistan Devletinin Yemen Valisi
olan Ebrehe de, insanları Kâbe ziyaretinden vazgeçirmek, Mekke'nin ağırlığını
ortadan kaldırmak için San'a şehrinde Aklis veya Kulleys adında büyük bir
kilise yaptırdı. insanların Kabe'yi bırakıp buraya gelmelerini sağlamak
istedi. Ancak başaramadı. Üstelik Arapların bu kiliseye hakaret ettiklerini
görünce, Mekke'ye yürüyüp Kâbe'yi yıkmak çılgınlığına düştü. Ebrehe'nin Kâbeye Saldırması Ebrehe, hazırladığı büyük bir ordu ile Mekke
üzerine yürüdü. O zamanın âdetince uğur sayılan ve bugünün tanklarının yerini
tutan büyük Mahmudî Fil'ini de ordusunun önüne kattı. Bu sebeple hâdise,
tarihte Fil Vak'ası adıyla anılmıştır. Kabileler halinde dağınık yaşayan
Araplar, yer yer Ebrehe'nin ordusuna karşı koymaya çalıştılarsa da, onu
önleyemediler. Ebrehe'nin keşif için ileriye gönderdiği askerleri de,
Mekke'lilerin nesini buldularsa, yağmalayıp getirdiler. Mekke'lilerden bir sulh hey'eti, Ebrehe'ye
gittiler ve mallarının geri verilmesini istediler. Hey'etin başında, o zaman
Mekke şehrini idare eden Kureyş kabilesi reisi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
dedesi Abdülmuttalip bulunuyordu. Yağmalanan mallar arasında, onun da 100
devesi vardı. Ebrehe, onların bu isteğine şaşırdı: -"Ben, Kabe'yi yıkmak için geliyor ve bundan
vazgeçmem için rica etmenizi bekliyorken, siz develerinizin derdine
düşüyorsunuz?!" dedi. Böylece onları aşağı düşürmek istedi. Fakat
Abdülmuttalip: -"Ben, develerin sahibiyim ve onları istiyorum.
Kabe'nin ise asıl sahibi var. O'nu O Yüce sahibi korur!"
diye cevap verdi.
Ebrehe, yağmalanan malları geri verdikten sonra, ordusunu ve şöhretli filini
Mekke üzerine yürüttü. Abdülmuttalib ise, Kabe'nin kapısına yapışıp göz
yaşları ile duâ ettikten sonra halkı dağlara çekerek olacakları ibretle
beklemeye başladı. Ebrehe, koca filinin Mekke üzerine gitmemekte direndiğini,
ayaklarının kumlara saplanıp kaldığını, başka tarafa çevrildiği zaman koşarak
yol aldığını görünce, küplere bindi. Bu sırada, Ebrehe ve askerleri Kur'an-ı
Kerîm'in Fîl Sûresi'nde bildirildiği üzere, hiç beklemedikleri bir şeyle
karşılaştılar. Bir anda gökyüzünü kaplayan Ebabil kuşları, ağızlarında ve
ayaklarında taşıdıkları küçük kızgın taşları düşman askerlerinin üzerine atıyorlar,
bir nevi Ebrehe ordusunu havadan bombardıman ediyorlardı. Böylece koca ordu
neye uğradığını şaşırdı, yara bere içinde perişan oldu. Çok az kişi
kaçabildi. Onlar da aldıkları yaranın tesiriyle kısa zaman sonra öldü. Ebrehe
de canını zor kurtarıp Yemen'e döndü ise de, çok geçmeden O da orada öldü.
Kabe'nin sahibi Kabe'yi işte böyle korumuştu. Peygamberimiz (A.S)
Dünyaya Geliyor
(17 Nisan 571-12 Rebiulevvel) Fil Vak'ası, milâdî 571 senesinde meydana gelmiş, o sene de
"Fil Yılı" adıyla Araplar arasında bir çeşit tarih başlangıcı
sayılmıştı. İşte bu hâdiseden 52 gün sonra, Nisan ayının 17'nci, Rebîulevvel
ayınım 12'nci Pazartesi gecesi sabah olurken Mekke'de Haşim Oğulları
mahallesinde, âlemlere rahmet olan iki cihan güneşi, son peygamber Muhammed
Mustafa Aleyhisselâm, tek bir inci gibi dünyaya geldi. O sabah âlem başka bir
âlem oldu, bütün cihan nur ile doldu, kâinat muradına erdi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğduğu gece bir çok mucizeler
meydana geldi. Mübarek sırtının iki küreği arasında, kalbinin hizasında
Peygamberlik mührü vardı. Melekler validesini tebrike geldi. Kabe'deki ve
civardaki putlar yüzüstü yere serilmiş halde bulundu. Hükümdarların sarayları
sarsıldı, direkleri yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri devamlı yanan
ateşleri söndü, iran'da Sâve Gölü kurudu, bin yıldır kurumuş olan Semâve
vadisi sularla dolup taştı. İnsanlar, büyük bir hâdisenin başladığını anladı.
Çünkü bu mucizeler, hükümdarların saltanatının yıkılışını, dünyadaki küfür
ateşlerinin sönüşünü, bâtıl dinlerin, sapık inançların kuvvetinin kuruyuşunu
haber veriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın yüce soyu, İbrahim Aleyhisselâmın
oğlu Hazreti İsmail'e dayanır. Babası Kureyş'in Haşim Oğulları sülâlesinden
Abdulmuttalib'in oğlu Hazreti Abdullah'dır. Annesi ise, Zühre Oğulları'ndan
Vehb'in kızı Hazreti Âmine'dir. İkisi de Mekke'li olmakla birkaç göbek
yukarıda soyları birleşir. Hazreti Abdullah, Peygamberimiz daha ana rahminde
iken, doğumundan iki ay evvel Suriye seyahatinden dönerken Medine'de 25
yaşında vefat etmişti. Bu sebeple Efendimiz doğuştan öksüz olarak doğdu. Doğduğunda Muhammed ve Ahmed isimleri, daha sonra Mahmud ve
Mustafa isimleri verilen Fahri Kâinat Efendimize, babasından miras olarak beş
deve, bir sürü koyun, Ümmü Eymen adında Habeşli bir cariye ve doğduğu kutlu
bir ev kalmıştı. Mekke'nin havası yeni doğan çocuklara ağır geldiği ve onların
daha güzel dil öğrenmeleri için, civar yaylalardan gelen süt analarına verme
âdeti vardı. Bu âdet üzere Mekke'ye yine bir çok kadın gelmiş hepsi birer
çocuk almışlardı. Bunların içinde merkebinin çok kötürüm olması sebebi ile Halime bir çocuk alamamıştı. Kendisine
Peygamberimiz Aleyhisselâm teklif edilince de, yetim olması sebebiyle pek
kârlı bir iş olmaz diye düşünmüş, fakat sonradan aldığına çok sevinmişti.
Çünkü O'nun gelmesiyle evinde malında bereket artmış, her şeylerine bolluk
gelmişti. Hazreti Halime ve kocası ondaki üstün vasıfları sezerek bir şey
olmaması için üzerinde titrie-mişlerdi. Sütanne, Annesine Teslim Ediyor (M.575) Peygamberimiz Aleyhisselâm beş yaşma basıncaya kadar, bu aile
içerisinde kalmış, süt kardeşi Şeyma ile beraber büyümüştür. Daha sonra
Hazreti Halime getirip validesine teslim etmiştir. Peygamberimiz Aleyhisselâm
süt annesine karşı hayatı boyunca hürmet ve ikramda bulunmuştur. Süt
kızkardeşi Şeyma'ya karşı da nasıl vefakâr davrandığı Huneyn savaşı sonunda
görülmüştür.. Peygamberimiz Aleyhisselâm, süt anasından geldikten sonra iki sene
annesi ile beraber kaldı. Hazreti Âmine, oğlu ve kölesi ile beraber Medine'ye
gidip Hazreti Abdullah'ın kabrini ziyaret etmek istedi. Bu maksatla yola
çıktılar, Medine'ye ulaştılar. Ziyaretlerini yaptıktan sonra, geri dönerken
Medine yakınlarındaki Ebvâ köyünde hastalanan Hazreti Âmine 576 veya 577 yılında vefat
etti.
Dedesinin Himayesinde (M.577) Babasından sonra, altı yaşında anasından da yetim kalan
Peygamberimiz Aleyhisseİâm'ı kölesi Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti. Validesinin vefatından sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm, dedesi
Abdulmuttalib'in yanında kaldı. Hizmeti ile cariye Ümmü Eymen uğraştı. Ebû Talibin Yanında (M.579) Peygamber Efendimiz, İki sene geçip sekiz yaşına geldiği zaman,
dedesi Kureyşin reisi Abdülmuttalipde vefat etti. O vefat ederken oğulları
içinde Ebû Talib'e, yeğenine bakmak vazifesini verdi. Amcası Ebû Tâlib, ona baba yakınlığı gösterir ve diğer öz
oğullarından daha iyi bakar, her şeyden esirgerdi. Çünkü Peygamberimizin;
evinin, malının bereketi olduğunu görüyor, kendisindeki ileriye ait halleri
seziyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir müddet amcasının koyunlarını
güderek, amcasına yardımcı olmuştur. Peygamberimiz Aleyhisselâm 13 yaşına girdikleri zaman, ilk defa
Mekke dışına seyahat etme imkanını buldular. O devirlerde Kureyş kervanları
ticaret için yazın Şam tarafına, kışın da Yemen tarafına giderlerdi.
Peygamberimizin amcaları da Kureyş kabilesinin önde gelen kişileri olarak
zaman zaman bu kaafilelere katılırlardı. Efendimiz (A.S) de amcaları ile
beraber başka ülkeleri görmeyi razu ediyor ve bunu amcası Ebû Talib'e
söylüyordu. Ebû Tâlib, yetim yeğenini yanından ayırmak istemiyor, O'nun
başına bir şey gelir korkusuyla ne bırakmakta, ne de götürmekte karar
kılabiliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın kendisiyle gelmek istemesi
karşısında, Efendimiz (A.S) 13 yaşında iken Suriye'ye giden Şam ticaret
kervanına katıldılar. Kaafilenin yolu Şam yakınındaki Busra kasabasına
uğradı. Buradaki kilisede vazifeli, gelip geçen yolcularla ilgilenen Bahira
adındaki rahibin, kervanı takip eden bir bulut ve kervanda gördüğü genç bir
çocuk dikkatini çekti. Mukaddes kitaplarda okuyup, vasıflarını gördüğü ve
gelmesinin yaklaştığını sezdiği son peygambere ait bildiklerini, bu genç
çocukta gördü. Rahib Bahira, Fahri Kâinat Efendimize, Arapların en büyük
putları Lat ve Uzza'nın adına yemin vererek bazı şeyler sordu. O'nun bunlara
yemin etmekten hoşlanmadığını gördü. Nihayet Efendimizden rica ederek sırtını
açtırdı ve O'nda gördüğü peygamberlik mührünü edeple öptü. Sonra Ebû Talib'e
yanındaki çocuğun geleceği hakkında bildiklerinden anlatarak, Şam'a
gitmemelerini istedi. Çünkü orada yahudilerin, O'ndaki vasıfları görerek,
hasedlerinden bir kötülük yapmalarından korkuyordu. Ebû Tâlib de mallarını
Busra'da satıp alacaklarını temin ederek oradan geri döndü. Yemen Seyahati ( M.583) Peygamberimiz Aleyhisselâm 17 yaşında da, diğer amcaları Zübeyr
ve Abbas'ın yanında Yemen ticaret Kaafilesine katılarak bu ülkeye gidip
geldi. Bu yolculukta da kendisinde büyük haller görüldü. Araplar arasında şan
ve şerefi iyice yükseldi. Hılfülfudul
Cemiyeti ve Andlaşması (M. 591 ) Cahilliyet devrinde Arap kabileleri arasında kan dâvaları, iç
savaşlar eksik olmazdı. Yalnız dört haram ay olan Receb, Zilkade, Zilhicce ve
Muharrem'de savaşmak haram kabul edilirdi. Eğer bu aylarda da, savaş
yapılırsa, buna Ficar Savaşları adı verilirdi. Kureyşliler ile
Havazin kabilesi arasında çıkan ve dört yıl süren böyle bir Ficar Harbine,
Peygamberimiz Aleyhisselâm da 20 yaşında iken amcalarıyla beraber
katılmıştır. Kureyş'in haklı olduğu bu savaşta, Efendimiz (A.S) hiç kimsenin
kanını dökmemiş, bir ok bile atmamıştı. Ancak, düşmanı oklarını toplayıp
amcalarına vermişti. Peygamberimiz Aleyhisselâm 20 yaşında iken, Mekke'de yerli ve yabancı
herkesin can ve mal emniyetinin korunması, asayişin sağlanması, adaletin
işlemesi gibi hususlara sahip çıkan "Hılfulfudul = Fadılların
Yemini" adıyla anılan cemiyette bulunmuş, amcalarıyla beraber kurucuları
arasında yer almıştır. Efendimiz, amcalarının yanında ticaret hayatını öğrenmiş ve bu
işle uğraşmaya başlamıştı. Eskiden beri kavmi arasında akıl, zekâ, kabiliyet
ve doğruluğu ile biliniyordu. Bu sebeple herkese emniyet ve güven verdiği
için kendisine "Emîn" lâkabı verilmişti. Kureyş'in zengin kadınlarından, yüksek ahlâkı ve
yardımseverliği ile tanınmış dul bir hanım olan Hatice, bazı kimselere
sermaye ve yardımda bulunarak ortak ticaret yapardı. İlk kocasının ölümünden
sonra, kendisi ile evlenmek isteyenler hayli fazla olduğu halde, hiçbirini
kabul etmemişti. Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğruluk ve dürüstlüğünü
duymuş, kendisine sermaye vererek kölesi Meysere ile beraber Şam'a büyük bir
ticaret kervanı kaldırmıştı. Peygamberimiz Aleyhisselâm bu seyahatinde Şam'a varmadı. Rahib
Bahira'nın ölümünden sonra yerine geçen Rahib Nastura, O'ndaki alâmetleri
sezerek bir zarar gelmemesi için, mallarını Busra'da sattırdı. Üç ay süren bu
yolculuktan çok büyük bir kârla Mekke'ye dönen Peygamberimiz Aleyhisselâm,
Hatice'nin dikkatini çekti. Çünkü O'nun doğruluğu sayesinde, o zamana kadar
görülmemiş bir kâr elde etmişti. Hazreti
Hatice ile izdivacı (M.596) Hatice, elde ettiği büyük kazançlardan çok, Peygamberimizin
doğruluğuna ve üstün vasıflarına hayran kalmış, araya konulan vasıtalarla
evlenmişlerdi. Nikâhları kıyıldığı zaman Peygamberimiz Aleyhisselâm 25,
Hatice validemiz ise 40 yaşında bulunuyordu. Birbirinden memnun olarak 25
sene mes'ut bir hayat sürdüler, çocuklarını büyüttüler, insanlara örnek
oldular. Bu 25 senenin 15 yılı Peygamberlikten önce, 10 yılı da Peygamberlik
devrinde geçti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisine yapılan bir çok
tekliflere rağmen, Hazreti Hatice'nin sağlığında başka bir kadın almadı.
İbrahim isimli oğlundan başka bütün çocukları Hazreti Hatice'den dünyaya geldi. Kureyşliler bir ara, yağan yağmurlar ve çıkan yangınlardan
hayli zarar görmüş olan Kabe'yi yeniden yapmaya, tamir etmeye başlamışlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselâm da bu çalışmaya katılmış, mübarek omuzlarında
taşlar taşımıştı. Her iş bitip sıra Hacer-i Es'ad'ın yerine konulmasına
gelince, kabileler arasında andlaşmazlık çıktı. Çünkü herkes bu mübarek taşı
yerleştirme şerefini başkasına kaptırmak istemiyordu. Dört beş gün devam eden çekişmeler sonunda, iş iyice alevlendi
ve kabileler arasında savaş çıkmasına kadar vardı. Mekke'nin kana
bulanacağını gören ve endişeye kapılan yaşlı bir Ku-reyşli bir fikir ortaya
attı. Buna göre herkes bekleyecek , Harem-i Şerife ilk girecek kişi hakem
seçilecekti. Bu fikir herkes tarafından beğenildi. Bir müddet sonra Fahri
Kâinat Efendimizin çıkıp geldiğini gören insanlar, hep birden sevindiler,
rahatladılar. Çünkü O'na, doğru ve adaletli davranışından dolayı
"Emîn" lâkabını kendileri vermişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden beklenen şekilde, herkesi yatıştıracak
bir usûl buldu. MübareK hırkasını yaygı yaparak ortasına Hacer-i Es'ad'ı
yerleştirdi. Yaygının uçlarından, her kabilenin büyüklerine tutturdu. Böylece
hep beraber mukaddes taşı kaldırdılar, yerine getirdiler. Yerleştirileceği
sırada, Peygamberimiz Aleyhisselâm mübarek ellerine aldı ve yerine koydu.
Peygamberimizin 35 yaşında iken yaptığı bu hakemlik ile, büyük bir
andlaşmazlık çözüldü, kan dökülmesi önlenmiş oldu. O'nun bu güzel hareketi
ile, Kureyşliler kendisine daha çok hayranlık duydu, içlerindeki sevgi arttı,
böylece itibarı yükseldi. İlk Vahiy...Peygamberlik ve İslam
Dininin Gelişi (M.610) Bütün insanlık kara bir cehalet, akla hayale
gelmez sapıklıklar içinde yüzüyordu. Akıl sahipleri ve tevhid inancı içinde
olan çok az bir gurup insan, âlemi aydınlatacak hakikat güneşinin yakında
doğacağını anlıyorlar, söylüyorlar ve dört gözle bekliyorlardı. Mekke'de
bulunan tevhid inancına sahib Hanifler de, Hıra Dağı, (diğer adılya Nur
Dağı)'ndaki özel yerlerine, mağaralara çekilip Allahü Teâlâ'ya ibadet ile
uğraşıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm da Ramazan ayı gelince, yanına
zeytin, su ve kuru ekmekten meydana gelen azığını alır, orada inzivaya
çekilir, Allahü Teâlâ'ya ibadete dalardı. Bu ibadeti, olanlardan ibret almak,
hakikati düşünmek, iç âleminde murakabeye varmak şeklinde oluyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm 40 yaşına girdiği zaman kendisine
Nebîlik, 43 yaşında ise Rasüllük geldi. Nebîlik doğru rüyalarla başlamıştı
ki, altı ay müddetle rüyasında gördükleri aynen çıkıyordu. Milâdî 610 yılının Ramazan ayında yine böyle Hıra Dağına
çekildiği sırada, ayın 17'sine rastlayan Pazartesi gecesi seher vaktinde,
bulunduğu mağaranın içinde bir ses ve bir nurla irkildi, dehşete kapıldı.
Allahü Teâlâ tarafından kendisine gönderilen Melek, Cebrail Aleyhisselâm ilk
vahyi getiriyor, Alak Sûresi'nin ilk âyetleri olan "Allah'ın ismiyle
oku!" emrini bildiriyordu. Hazreti Cibril bu ilk gelişinde, Fahri Kâinat
Efendimize okumayı, abdest almayı ve namaz kılmayı öğretti. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, saadetti hanesine ilahî vahyin heybetinden korkmuş bir halde
döndü. Hazreti Hatice'ye kendisini örtmesini söyledi. Biraz istirahat edip
kendine geldikten sonra, olanları anlattı. Hazreti Hatice, her zaman olduğu
gibi, Peygamberimizin Peygamberlik vazifesinde de ilk yardımcısı oluyordu.
O'nu, tesellî edip büyük bir nimetle karşı karşıya olduğunu anladı ve
anlattı. Amcası Varaka'ya olanları bildirdiler. Varaka eski kitabları okumuş,
tevhid inancı üzerine olan Haniflerdendi. Duydukları karşısında,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı tebrik etti. Kendisinin peygamberlikle
vazifelendiğini, başına gelecek güçlükleri anlattı. Ancak Peygamberimiz
Aleyhisselâmın İslâm'a çağırma zamanına yetişemeden öldüğü için, O'na
yardımcı olmak emeline kavuşamadı. Allahü Teâlâ, Peygamber Aleyhisselâmı yavaş yavaş mukaddes
vazifesine alıştırdıktan sonra, üç sene geçince Hazreti Cibril gelerek ilâhî
emirleri anlatma ve azabdan korkutma vazifesine başlamasını bildirdi. Bundan
sonra Cebrail Aleyhisselâm 23 sene boyunca Kur'an âyetlerini, ilâhî emirleri
getirmeye devam etti Peygamberimiz Aleyhisselâmın büyük vazifesi de, 13
senesi Mekke'de, 10 senesi de Medine'de olmak üzere yaklaşık 23 yıl devam
etti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bütün âlemlere rahmet, insanların
ve cinlerin hepsine kılavuz ve kurtarıcı olarak gönderilmişti. Bu son ve tam
dine İslâm, ona teslim olup emirlerini kabul edenlere, inananlara Müslüman ve
Mümin denildi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, vazifeye ilk başladığı zaman,
insanları gizli olarak dine çağırıyor, saklı yerlerde buluşup ibadet
ediyorlardı. İslâm ile ilk önce şereflenen ve Peygamberimiz Aleyhisselâmla
namaz kılan zevcesi Hazreti Hatice, en yakın arkadaşı ve dostu Hazreti Ebû
Bekir, amcasının oğlu genç Hazreti Ali ve âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b.
Harise'dir. Daha sonra Hazreti Ebû Bekir'in yol göstermesiyle Hazreti Osman
b. Affan, Hazreti Abdurrahman b. Avf, Hazreti Sa'd b. Ebî Vakkas, Hazreti
Zübeyr b. Avvam, Hazreti Talha b. Ubeydillah ye Hazreti Ebû Ubeyde b. Cerrah
müslüman oldular. İşte bunlara "İlk Müslümanlar adı verilir. Sonradan
Hazreti Ömer'in katılmasıyla bu 10 erkek müslüman "Aşere-i Mübeşşere =
Cennetle Müjdelenen Onlar" adıyla anılmış, sahabilerin en büyükleri
olmuşlardır. Alenî Davet Başlıyor (M. 613 - İslamın 4. Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm; ilk üç sene insanları el altından,
gizliden gizliye islâm Dinine girmeye, putları terketmeye çağırıyordu.
Hazreti Ebû Bekir başta olmak üzere diğer müminler de O'na yardımcı olmaya
çalışıyorlar, dostlarını, yakınlarını bu hak dine davet ediyorlardı. Bu üç
sene içerisinde müslümanların sayısı 30'u biraz geçmişti. İbadetlerini ise
evlerinde, gizli yerlerde yapabiliyorlar, Mescid-i Haram'a girip duâ
edemiyorlardı. Kur'an âyetlerini ve hükümlerini öğrenmeleri de yine
gizlilikle yürüyordu. Sahabîlerin meydana çıkma isteği karşısında,
Peygamberimiz Aleyhisselâm henüz az olduklarını söylüyordu. Nihayet peygamberliğin dördüncü yılına rastlayan Mîlâdî 614
senesinde, Hıcr Sûresi'nin 94'ncü âyetiyle bildirilen "Emrolunduğunu
açıkça, çatlatırcasına bildir!" ilâhî emri geldi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm da vahyin bu emrine uyarak insanları açıktan açığa hak yola
çağırmaya başladı. Önce en yakınlarını, akrabalarını, dostlarını ziyaret
ederek İslama davet etti. Bu yüce dinin güzelliklerini anlatarak onları
kötülüklerden uzaklaştırmaya çalıştı. Mekke kâfirleri, müslümanların yeni bir dinle ortaya
çıkmasından hoşlanmamışlardı. Ancak kendilerine bir zararları olmadığı için
de pek fazla ses çıkarmıyorlardı. Ancak putlara tapmalarının yanlış ve sapık
bir hareket olduğu, gittikleri yolun kötü sonuçlar vereceği gibi hakikatler
bildirilmeye başlanınca, düşmanlıklarını ortaya döktüler. Bu düşmanlıkları
alay ve hakaretle başladı, sonraları ezâ, cefâ, işkence, ticarî ve medenî
sıkıntılara düşürme, şiddet kullanma şeklinde devam etti. Kabul Etmiyorlar Şuarâ Sûresi'nin 214 ilâ 216'ncı âyetlerinin gelmesiyle en
yakınlarından başlayarak Allah'ın azabıyla korkutma emri bildirilince,
Peygamberimiz Aleyhisselâm akrabasını topladı. Putları terketmeleri-ni Allahü
Teâlâ'ya ibadette bulunmalarını, iyilikleri ve kötülükleri anlattı.
Peygamberimizin karşısına ilk çıkan amcası Ebû Leheb oldu. Nitekim, Allahü
Teâlâ'nın emirlerini bildirmek için Mekke halkını Safâ tepesine topladığında;
kendisinden şimdiye kadar bir yalan duyup duymadıklarını, şu tepenin
arkasında bir düşman ordusu bulunduğunu haber verse inanıp inanmayacaklarını
sormuş, kendisine "Emîn" lâkabını verdikleri kimseye elbette
inanacaklarını, ondan hiç bir yalan duymadıklarını söyleyen insanlar, O'nun
Peygamberliğini bildirip iman etmeleri teklifine bir şey diyememişlerdi. Ebû
Leheb ise yine küstahlığını gösterip hakaret etmeye kalkışmış, karısıyla
kendisi hakkında Tebbet Sûresi'nin nazil olmasına sebep olmuştu. Kureyş müşrikleri haklarında azâb âyetleri gelince, müminlere
eziyet etmeye başladılar. İslâmın yayılmasını, müslümanların çoğalmasını
önlemek için ezâ ve cefâdan geri durmadılar. Bir taraftan da, Fahri Kâinat
Efendimize, amcası ve koruyucusu Ebû Tâlib'e başvurarak yeni bir din ortaya
çıkarmaktan, putlarına dil uzatılmasından vazgeçilmesine çalıştılar. Fakat
imkânsız bir şey istedikleri için, red cevabı aldılar. Bunun üzerine zayıf ve
kimsesiz müminlere işkence etmeye giriştiler. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve diğer kabile ve akrabası kuvvetli
olan bazı müslümanlara bir şey yapamıyorlarsa da, fakir, zayıf ve kimsesiz
müminlere göz açtırmıyorlardı. Dinlerinden döndürmek ve onlara bakarak başkalarının da iman
etmesini önlemek için, akıllarına gelen her türlü eziyet ve işkenceyi
uyguluyorlardı. Kâfirlerin bu işkenceleri arasında, müminler öz oğulları bile
olsa, aç susuz bırakmak, hapsetmek, bayıltıncaya kadar dövmek, yaralamak,
kanlar içinde bırakmak, kızgın güneşin altında üzerine kayalar koyarak bekletmek,
kızgın demirlerle dağlamak gibi insanlık dışı usuller vardı. İslâmın ilk devirlerinde işkence gören bu müminler arasında en
meşhurları Hazreti Bilal Habeşî, Hazreti Ammar b. Yâsir ve babası Hazreti
Yâsir ile annesi Hazret! Sümeyye, Hazreti Habbab b. Eret, Hazreti Suheyb b.
Sinan Rumî, Hazreti Ebû Fukeyhe gibi köleler ve zayıflar; Hazreti Zinnîre,
Hazreti Lübeyne ve Hazreti Nehdiyye gibi cariyeler vardır. Bunların hepsi de
dinlerinden döndürülmek için işkenceye uğramışlardı. Fakat çoğu, kâfirlerin
dediklerine uymamış, bazısı ise Peygamberimiz Aleyhisselâmın izniyle sadece
dillerinden söylenileni tekrarlamışlardı. Hazreti Ebû Bekir bu işkence gören
erkek ve kadın köle müslümanların yedisini büyük karşılıklarla satın alarak
âzad etmişti. Hazreti Sümeyye ve Hazreti Yâsir en acı ve çirkin şekilde
öldürülerek İslâmın ilk şehîdleri olmuşlardı. Müminlere eziyet ve işkence edenlerin başında Ebû Cehil, Ebû
Leheb, As b. Vâil, Ümeye b. Halef, Velid b. Mugîre, Nadr b. Haris gibi ileri
gelen Mekke kâfirleri bulunuyordu. İşkenceler Mekke müşriklerinin bütün düşmanca hareketlerine rağmen İslâm
dini genişliyor, müminlerin sayısı gittikçe çoğalıyordu. Fakat bu hal,
kâfirlerin ezâ ve cefâlarını daha da arttırmalarına yol açıyordu. Çünkü iman
ile küfür arasındaki mücadele böyle devam edegeliyordu. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, düşmanların kendilerine yaptıkları kötülüklere karşı, onları
sarsmış olan her türlü dinî ve medenî sapıklıklardan kurtarmaya, ebedî
kurtuluşa, huzura kavuşturmaya çalışıyor, Kur'ân okuyarak, İslâm'ın
güzelliklerini, küfrün aşağılıklarını anlatarak vazifesini ifâdan geri
kalmıyordu. Müşrikler ise, İslâm'ın gelmesiyle o zamana kadar sürdürdükleri
haksızlığın, zorbalığın ve bu sayede elde ettikleri makam ve menfaatlerin
elden gitmesinden, itibarlarının kaybolarak zengin ve fakir, kuvvetli ve
zayıf herkesin ilahî adalet önünde eşit hale gelmesinden korkuyorlardı. Bunun
için de, Ebû Tâlib'i sıkıştırarak, müminlerin kuvvetlilerine kadar eziyeti
arttırarak, hattâ Peygamberimiz Aleyhisselâmı boğmaya kalkışacak kadar
gözleri dönmüş bir şekilde hak dine ve yolcularına saldırıyorlardı. 1.
Habeşistan Hicreti (M. 615 İslamın 6. Yılı) İslâm'ın altıncı yılına rastlayan Mîlâdî 615 senesinde,
Peygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerinin bir kısmı ile Hazreti Erkam'ın evine
taşınmış, bu saadetti hane "Dâr-ı Erkam" adı ile İslâm'da çok mühim
bir yer tutmaya başlamıştı. Müslümanlar, artan eziyet ve işkence karşısında
ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri ve yaşayacakları bir yere hicret, göç
etmek için Peygamberimiz Aleyhisselâmdan izin istediler. Kendilerine Habeş
diyarına hicret için müsaade verildi ve hayır dualarla yolcu edildiler. Habeş hicretine ilk katılan muhacirler 12 erkek ve 4 kadından
ibaretti. Bunların içinde Hazreti Osman b. Affan ve zevcesi, Peygamberimiz
Aleyhisselâmın kızı Hazreti Rukayye, Hazreti Zübeyr b. Avvam, Hazreti
Abdurrahman b. Avf ve Hazreti Abdullah b. Mesud gibi sahabiler bulunuyordu.
Kureyş kâfirleri, onların Mekke'den çıkışını duyarak peşlerinden gitmişlerdi.
Ancak müminler gemiye binerek Kızıldeniz'e açılmış olduklarından
yetişemediler. İslâm'ın altıncı yılı, Mîlâdî 616 senesinde Ebû Tâlib'in oğlu
Hazreti Cafer Tayyar başkanlığında 83 erkek, 21 kadından meydana gelen 104
kişilik bir mümin topluluğu daha Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Müslümanlar Habeş
hükümdarı Ashame tarafından çok iyi karşılandılar ve her hususta yardım
gördüler. Mekke kâfirleri ise, onların iyi halde olduklarını öğrenmişler;
orada da kuvvet bulmasınlar diye elçiler göndererek, kendi vatandaşları olan
bu insanların geri verilmesini istemişlerdi. İsa Aleyhisselâmın şeriatı üzere
tevhid inancında olan Ashame ise, müminlerin verdiği güzel ve mantıklı
cevablardan da kuvvet alarak Kureyşlilerin isteklerini kabul etmemişti. Habeş
Hükümdarının bu sıkıntılı devirde, gösterdiği yakınlıkla İslâm'a ve insanlığa
büyük hizmeti geçmiştir. Habeşistan'da çok iyi
geçinen müminlerden bir kısmı, müslümanlarla kâfirlerin anlaştıkları haberini
duyarak Mekke'ye dönmüşler, ancak asılsız olduğunu öğrenince tekrar hicret etmişlerdi.
Garânik hadisesi adıyla anılan bu yanlış haberden dolayı dönenlere, müşrikler
yine işkenceden geri kalmamışlardır. Hazreti Hamzanın Müslüman Oluşu (M.616-İslamın 7. Yılı) Peygamberimiz
Aleyhisselâm, her türlü güçlük karşısında insanları hak yola çağırmaya
çalışırken, düşmanlar da her fırsatta O'na ve müminlere eziyet etmekten geri
kalmıyorlardı. Hicretin altıncı yılında, bir gün Safa tepesinde oturmakta
olan Peygamberimiz Aleyhisselâm, Ebû Cehil'in kendisine karşı hakaret dolu
sözlerine sabır göstermiş, cevab vermeye tenezzül etmemişti. Bunu gören bir
kadın, avdan dönen ve Kabe'yi cahiliyet âdeti üzere tavaf etmekte olan amcası
Hamza'ya haber vermiş, hadiseyi sitemli sözlerle anlatmıştı. Hamza, yeğeninin hakarete uğramasına dayanamayarak kalabalık
bir topluluk içerisinde oturan Ebû Cehil'e çattı ve kafasına yayı ile vurup
yardı. Adamları Ebû Cehil'in uğradığı bu saldırı karşısında Hamza'ya karşılık
vermek istediler. Ancak Hamza'nın müslüman olmasından korkan Ebû Cehil, onun,
kardeşinin oğlunun intikamını almakta haklı olduğunu söyleyerek aşağıdan
aldı. Hamza ise, Fahri Kâinat Efendimize giderek yaptığını anlattı,
Efendimizitesellî etmek istedi. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm, amcasına,
ancak müslüman olduğu takdirde tesellî bulup memnun olacağını bildirdi. Bunun
üzerine Hazreti Hamza İslâm ile şereflendi. Hz.
Ömer'in Müslüman Oluşu (M.616 - İslamın 7. Yılı) Hazreti Hamza'nın iman etmesiyle, küfür ileri gelenleri
korktuklarına uğramışlar, kuvvetli bir destekçilerini kaybetmişlerdi. Bu korku
ve telaşla acele alarak toplandılar ve bu işe bir çare bulmanın yollarını
araştırdılar. Sonunda Peygamberimiz Aleyhisselâmı ortadan kaldırmaya karar
verdiler. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmın kabilesi Haşim Oğulları hayli
kuvvetli olduğu için, kimse böyle bir işi almaya cesaret edemiyordu.
İçlerinde en cesuru, 33 yaşında bir yiğit olan Ömer b. Hattab, ortaya çıktı
ve bu işi üzerine aldı. Kâfirler onun bu fedailiği karşısında çok sevindiler.
Kendisini alkış ve övmelerle, büyük vaad ve mükâfatlarla yola çıkardılar.
Ömer, kılıcını sıyırmış bir halde hırsla Peygamberimiz Aleyhisselâmın
bulunduğu Dâr-ı Erkam'a giderken, yolda kızkardeşi Hazreti Fâtıma ile
eniştesi Hazreti Sa'd'ın da müslüman olduklarını öğrenince, çileden çıktı.
Önce onların işini bitirmek maksadıyla geri döndü. Onun geldiğini duyan ve
içeride Kur'ân okumakta olan ev halkı, korkuyla âyetleri sakladılar. Fakat
Ömer, okunan âyetleri duymuş, ne olduğunu sormuştu. Onlar gizlemek isteyince,
eniştesini ayağının altına aldı. Kocasına yardım etmek isterken, kızkardeşi
de yediği tokatla ağzı burnu kan içinde yere düştü. Ancak imanın verdiği
kuvvetle; "Ey Ömer, Allah'dan kork da yaptığın zulme bak! İşte biz,
müslüman olduk, başımızı kessen de imanımızdan dönmeyiz!" diye haykırdı. Bu duygulandırıcı manzara karşısında, yaptıklarından utanan ve
pişman olan Ömer, okuduklarını getirmelerini istedi. Kendisine Tâhâ ve Hadid
Sûresi âyetlerini getirip okudular. Kur'ân-ı Kerîm'in hakikatleri ve
güzelliği karşısında kalbi yumuşayan ve küfür düşüncelerini dışarı fırlatan
Ömer, Fahri Kâinat Efendimize götürülmesini istedi. O sırada Efendimiz eshabı ile Dâr-ı Erkam'da bulunuyordu
Ömer'in geldiğini gören ve duyan müminler endişe ve korkuya kapıldı. Yalnız
Hazreti Hamza istifini bozmadı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Hazreti
Cibril'den müjdeyi aldığı için sakin bir şekilde bekliyordu. Nitekim içeri
girer girmez kendisine müslüman olmasını teklif ettiği zaman, Hazreti Ömer
kelime-i şehadet getirip İslâm'ın 40'ıncı yiğidi olma şerefini kazanıyordu.
Müslümanlar ise, önce Hazreti Hamza, üç gün sonra da Hazreti Ömer'i
kazanmakla büyük sevince boğuldular. Hazreti Ömer'in teklifi ile, Peygamberimiz Aleyhisselâm ve
müminler toplu halde meydana çıktılar ve namaz kılmak üzere Kabe'ye
yürüdüler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek üzere gönderdikleri Hazreti
Ömer'in; Peygamberimizin yanında diğer müslümanlarla beraber geldiğini gören
kâfirler, endişeye kapıldılar. Hazreti Ömer'in meydan okuyan sözleri
karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar, her biri bir tarafa sıvıştılar. Müminler ise Fahri Kâinat Efendimizle, Kabe'de ilk defa açıkça
kıldıkları namaz ve getirdikleri tekbirlerle etrafı inletiyorlardı.
Peygamberliğin yedinci, miladın 616'ncı yılında küfrün iki ana direğini,
kendi sarayına kazanan İslâm'a girenlerin sayısı, bu iki sahabiden sonra aynı
sene içerisinde 300'e çıkmış oluyordu. Müminler
Muhasaraya Alınıyor (M.616 - 619) Kureyş'in ileri gelenlerinden Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer
gibi iki yiğidin müslümanlar tarafına geçmesi, kâfirleri düşündürmeye başladı.
Düşman oldukları topluluk günden güne kuvvetleniyor, inanmadıkları din
gittikçe yayılıyordu. Toplanıp ne yapacaklarını konuştular. Nihayet
müslümanlar ve onlara yardımcı olanlarla her türlü alâkayı kesmeye,
kendilerine boykot ilân ederek muhasara ve abluka altına almayı
kararlaştırdılar. Alış-veriş etmemek, kız alıp vermemek, görüşüp buluşmamak ve
yardımcı olmamak gibi maddeler koyarak bu hususta bir de ahidname, andlaşma
yazdılar. Ahidnameyi götürüp Kabe'nin duvarına astılar, yaptıkları işe
mukaddeslik vermek istediler. Böylece İslâm'ın yedinci yılının başı olan
Muharrem ayında, Mîlâdî 616 senesinde Peygamberimiz Aleyhisselâm ile
müslümanlar, onlara destekte bulunan Haşim Oğulları, Ebû Tâlib mahallesi
denilen yerde hapis kalmaya başladılar. Kureyş kâfirleri bu hareketleriyle müslümanları ve
yardımcılarını yıldırmak, aç ve susuz, ticarî ve medenî haklardan mahrum ve
çaresiz bırakarak teslim olmaya, Peygamberimiz Aleyhisselâmı desteklemekten
caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak Müslümanlar ve Ebû Talib'in idaresindeki
Haşim Oğulları, her türlü sıkıntıya katlanarak Peygamberimizin etrafından
ayrılmamaya kararlıydılar. Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcalarından Ebû
Leheb ise, akrabalarının ölümüne bile göz yumarak kâfirlerle beraber olmaktan
çekinmemişti. Üç senelik muhasara devrinde, müminler ve dostları her türlü
sıkıntı ile karşılaştılar. Aç ve susuz kaldılar, çocukların açlıktan
feryadları Mekke sokaklarını inletir oldu. Yiyeceksizlikten ağaç
yapraklarını, deri parçalarını yemek zorunda kaldılar. Bu insanlık dışı
davranışlar, küfür sapıklığına düşmüş azgınlara en ufak bir acıma duygusu,
pişmanlık hissi vermiyordu. Gelen kervanların mallarını en pahalı fiyatı
vererek yere dökerek müminlerin almalarını önlüyorlardı. Muhasara altında
kalanlara gizlice yardım etmek isteyen yakınlarını en ağır cezalara
çarptırıyorlardı. Mîlâdî 616-619 yıllarında devam eden bu sıkıntılı hayat
sırasında, sadece haram aylardaki yumuşaklıktan faydalanarak ihtiyaçlar
sağlanıyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm da hak yola çağırma vazifesini ancak
bu aylarda yapabiliyordu. Bu üç senelik zaman içerisinde de pek çok mucizeler
meydana geldi. Birçok kimseler imanla şereflendi. Ahidnameyi yazan Mansur b.
ikrime adındaki kâfirin elleri kurudu. Ahidnamenin Allahü Teâlâ'nın ismi
bulunan yerinden başka her tarafını güveler yedi. Akıl ve vicdandan nasibi
olanlar insafa geldi. Yakınlarının bu haline dayanamayan bazı Mekkeliler güve
yemekle hükümsüz kalan ahidnameyi astıkları yerden indirdiler. Gösterdikleri
gayret ve çaba ile muhasara altındaki insanların serbest bırakılmasını
sağladılar. İslâm ehli ve dostları üç yıllık sıkıntı ve azabdan
kurtuldukları için Mekke'de adetâ bayram yapıldı. Herkes evine, eşine,
dostuna, akrabasına kavuştu, birbiri ile kaynaştı. Müslümanların ve dostlarının sevinmesi fazla sürmeden,
muhasaradan sekiz ay sonra Ebû Tâlib, ondan üç gün sonra da Hazreti Hatice
vefat etti. Müminler üstüste gelen bu acıyla sarsıldı, Peygamberimiz
Aleyhisselâm çok üzüldü. Ebû Tâlib, küçüklüğünden beri Peygamberimiz Aleyhisselâmı öz
evladından daha çok severek büyütmüş, baba olmuş, kendisi iman etmemekle
beraber imansızlara karşı korumuş, her zaman O'na kanat germişti. Onun
ölümüyle Peygamberimiz Aleyhisselâmın çok üzülmesi, iki sebebe bağlıydı.
Biri, o kadar destek ve yardımına rağmen iman etmeyip küfür üzere gitmesi,
diğeri gözle görülür bir himayeden mahrum kalmasıydı. 80 yaşında ölen Ebû
Talib'den üç gün sonra da, müminlerin validesi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın
en büyük ve yakın desteği Hazreti Hatice, 65 yaşında vefat etti.
Peygamberimizin ve sahabilerinrin acısı bir kat daha arttı. Onların üstüste
uğradığı bu acı sebebiyle, miladın 620'nci, İslâm'ın ise 11. senesine
rastlayan bu yıla "Hüzün Yılı" adı
verildi. Taif
Yolculuğu (M.620 - İslamın 11. Yılı) Ebû Talib'in ölümünden sonra, kâfirlerin Fahri Kâinat
Efendimize ve sahabilerine karşı düşmanlıkları iyice arttı. Kureyş'in idaresi
düşmanların eline geçtiği için, eziyet ve işkenceleri dayanılmaz hale geldi.
Daha önce söz sihirbazlığı ile suçladıkları Fahri Kâinat Efendimize toprak,
deve işkembesi pislikleri atarak en ağır işkenceleri uygulamaya başladılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm bütün bu güçlüklere rağmen, panayırlarda, hac
mevsimlerinde civardan gelen insanları hak yola çağırmaktan geri kalmıyordu. Başta
amcası Ebû Leheb olmak üzere, müşrikler ise yol başlarında bekleyerek O'na
inanmamalarını söylüyorlardı. Peygamberimizin İslâm'a çağırışının arkasından,
hemen kendisini yalancılıkla, sihirbazlıkla, huzuru bozmakla suçluyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Kureyşlilerin bu zulüm ve
baskısından biraz uzak kalmak ve vazifesini başka yerlerde yapabilmek için
Mekke dışına çıktı. Mîlâdî 620 yılının Şevval ayında, ilk müminlerden âzadlı
kölesi Hazreti Zeyd b. Harise ile beraber Hicaz şehirlerinden Taife gitti.
Burada akrabası da olduğu için, imana geleceklerinden ümitli idi. On gün
kadar kalarak puta tapan halkı, Allahü Teâlâ'nın varlığına ve birliğine îman
etmeye çağırdı. Fakat Taif'liler, yazın bağlık ve bahçelik şehirlerinde
sayfiyeye gelen Mekkelilerle aralarının bozulmasını, putlarının ve
yaşayışlarının değerini kaybetmesini istemediler. Onun için de Fahri Kâinat
Efendimize îman etmek şöyle dursun, peşine taktıkları serseri ve başıbozuk
takımıyla işkence ettiler. Serseri ve çapulcular önce alay ederek, sonra
şehir dışına kovalayarak taşa tuttular. Peygamberimiz Aleyhisselâmın mübarek
ayaklarını yaraladılar, kanlar içinde bıraktılar. Kızgın güneşin altında hem
kaçan ve hem o hazrete siper olmaya çalışan Hazreti Zeyd'i de yaraladılar. Binbir güçlükle Mekkeli iki kardeşin bağına sığman
Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisinden önce, arkadaşının yarasıyla ilgilendi.
Gördüğü bu en ağır ezâ karşısında, o insanların helak olmalarını istemedi.
İmana gelmeleri, kurtuluşa ermeleri için duada bulundu. Bağda kendilerine üzüm
getiren, Yunus Aleyhisselâmın hemşehrisi Ninova'lı bir Hıristiyan köle olan
Hazreti Addas İslâm ile şereflendi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın başına gelenler Mekke'de
duyulmuştu. Onun için müminlerin tavsiyesi üzerine, Peygamberimiz
Aleyhisselâm kâfirlerden Mut'ım b. Adiyy'in himayesini istedi. Onun kabul
etmesiyle Kabe'ye gidip namaz kıldı. Mut'ım'ın bu iyiliği müminler tarafından
hiç bir zaman unutulmadı. Ancak kendisi kâfir olarak Bedir Harbinde öldü. Peygamberimiz bu defa mukaddes vazifesini yerine getirmek için,
etraf kabilelere gitti. Onların putları bırakıp hakikate gelmelerini söyledi.
Fakat Mekke kâfirlerinin tesiri her yerde hüküm sürdüğü için ümid edilen
fayda elde edilemedi. Birinci
Akabe Biati (M.620 - İslamın 11. Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm'ın 11'inci yılı hac
mevsiminde, etraftan gelen ziyaretçileri hak yola çağırmaya çıkmıştı. Mekke
ile Mina arasında, Akabe denilen tepede Medine'li altı kişiye rastladı.
Kendilerine Kur'ân okuyup vaaz ve nasihatta bulundu, iman etmeye çağırdı. Onlar
da beraber yaşadıkları yahudilerden böyle bir peygamber geleceğini
duyarlardı. Hattâ yahudiler kendilerinin Allah'ın dini üzere olduklarını,
onların ise puta taptıklarını söyleyerek kınarlar ve aşağılarlardı.
Medine'nin Hazrec kabilesinden olan bu kimseler, Evs kabilesiyle aralarında
çıkan çarpışmalardan hayli yıpranmışlar ve destekçi bulmak için yola
çıkmışlardı. Yahudilerle de süregelen savaşlar ve onların baskısı altında
ezilmişlerdi. Böylece geleceğini duydukları peygambere îman ederek Medine'den
islâm kervanına katılan ilk müslümanlar ve Ensâr oldular. Hazreti Esad b. Zürâre, Hazreti Rafi' b. Mâlik, Hazreti Avf b.
Haris, Hazreti Kutbe b. Amir, Hazreti Utbe b. Amir ve Hazreti Haris b.
Abdullah'dan meydana gelen bu ilk Ensâr topluluğu, Medine'ye dönünce,
duyduklarını anlattılar. Böylece hak din orada da yayılmaya, kuvvet bulmaya
başladı. Bu ilk Medine'li müslümanların Peygamberimiz Aleyhisselâma îman
ettikleri gün, "İlk Akabe Buluşması" adıyla anılır. Ertesi sene ise
yine bunlardan beş kişinin de içlerinde bulunduğu 12 kişilik bir Kaafile, hac
mevsiminde Akabe'ye geldi. Burada Peygamberimiz Aleyhisselâmla buluşup
kendisine bîat ettiler. "Birinci Akabe Bîatı" diye isimlendirilen
bu karşılaşmada, ilk defa Peygamberimiz Aleyhisselâmın elini tutarak hırsızlıktan,
kız çocuklarını öldürmekten, nikâhsız yaşamaktan, yalan ve iftiradan
kaçınmak, Allah ve Rasûlüne itaatten ayrılmamak üzere ahid verdiler. Akabe bîatıyla İslâm'da yeni bir devir açılıyor, Arap Yarımadasında
hüküm süren şirk ve zulüm hayatına karşı bayrak açılarak, din ve insan
hakları için büyük bir hizmet başlıyordu. Bu müslümanlar Medine'ye dönerek
yine din hizmetine başladılar. Kendilerine din öğretmek üzere Hazreti Mus'ab
b. Umeyr gönderildi. Reisleri ise Hazreti Esad b. Zürâre idi. İslâmiyet Medine'de
gittikçe yayıldı. Puta tapmayı bırakıp müslüman olanların sayısı kısa zamanda
40'a yükseldi. Hazreti Mus'ab'ın yumuşak ve ikna edici nasihatleri, en katı
insanların kalbini bile İslâm'a açıyordu. Mi'rac
Mucizesi (M.621-İslamın 12. Yılı) Birinci Akabe bîatından sonra, İslâm'ın 12'nci, milâdın
621'inci yılında Receb ayının 27'nci, Cuma gecesinde Mi'rac Mucizesi meydana
geldi. Yükseğe çıkmak, yücelmek ve gece vakti yol almak mânâlarından dolayı
İsra ve Miraç adıyla anılan bu büyük hadisede pek çok sırlar ve lütuflar
vardır. İsrâ Sûresi âyetlerinde bu mucize bildirilmektedir. Cebrail Aleyhisselâm, Allahü Teâlâ'nın emriyle bir gece,
Peygamberimiz Aleyhisselâmı Mescid-i Haram'dan alıp Mescid-i Aksâ'ya getirdi.
Oradan da göklere çıkarıp gezdirdi. Buralarda peygamberlerle karşılaştı ve
tanıştı. Hiç bir peygambere nasib olmayan nice âlemler ve hakikatlere ulaştı.
Allahü Teâlâ'nın dilediği yere kadar vardı, neler gördü, neler... Mi'rac gecesinde o zamana kadar sabah ve akşam iki vakit olarak
kılınan namaz beş vakite çıkarıldı. Bakara Sûresi'nin sonu olan Âmenerrasûlü
âyetleri ile Allahü Teâlâ'ya ortak koşanların dışında bütün müminlerin
Cennete girecekleri müjdeleri gibi hediyeler verildi. Efendimiz bütün bu
hakikatlere çok kısa bir zamanda ruh ve cesediyle beraber erip döndü. Peygamberimiz Aleyhisselâm ertesi günü Mi'rac mucizesini
insanlara haber verdi. İlk önce Hazreti Ebû Bekir kabul ve tasdik ettiği için
"Sıddîk" lâkabını aldı. Diğer sahabiler de kabul ederek tebriklerde
bulundular. Ancak kâfirler, kuru akılla böyle bir şeyin imkansız olduğunu
söylediler. Kervanların bir- ayda gidip bir ayda döndüğü Mescid-i Aksâ'ya ve
daha ötelere bir gecede gidip gelmeyi mümkün görmediler. Mescid-i Aksa ile
ilgili sorularına, mucize ile tam ve doğru cevap veren Peygamberimiz
Aleyhisselâmı yine yalanlamaktan geri kalmadılar. İkinci
Akabe Biati (M.622 - isiamm 13. Yılı) Peygamberliğin 13'üncü, milâdın 622'nci yılında yine hac
mevsiminde Peygamberimiz Aleyhisseiâm ile buluşan ve bîat eden Medine'li
müslümanların sayısı 75'e ulaşmıştı. Bu müminler içerisinde Hazreti Halid b.
Zeyd Ebû Eyyub Ensarî ve iki de kadın bulunuyordu. Bu üçüncü buluşmaya
"İkinci Akabe Bîatı" adı verildi. Peygamberimiz
Aleyhisselâm, bu toplantıya henüz îman etmemiş olan amcası Abbas ile gelmiş
ve Medine'ye hicretin şartları görüşülmüştü. Müslümanlar Allah ve Rasûlüne
her hal içerisinde itaat içinde olacaklarına, Peygamberimiz Aleyhisselâmı
kendi nefisleri, çoluk ve çocukları gibi düşmanlarından koruyacaklarına,
doğru olanın yapılması için hiç bir şeyden çekinmeyeceklerine mallarıyla ve
canlarıyla bu yolda çalışacaklarına söz verdiler. Peygamberimiz Aleyhisselâm kendisine bîat edildikten sonra,
Medine'lilerin arasından 12 temsilci seçip kabilelerinin başına tayin etti.
Müslümanlar toplantı yerine gizli ve ayrı ayrı geldikleri için müşriklerin
haberleri her şey bittikten sonra oldu. Bu sebeple de bir şey yapamadılar. Kâfirlerin işkence ve baskıları son hadde ulaştığı bir sırada,
müminlerin Medine şehrine hicret etmelerine izin verildi. Böylece
Peygamberliğin 14'üncü yılında iman ehli, birer, ikişer, küçük gruplar
halinde Mekke'den ayrılmaya başladılar. Allah yolunda uğradıkları zulüm ve
cefâdan dolayı, mallarını, mülklerini, yakınlarını terkederek yine Allah
rızâsı için memleketlerinden göç ediyorlardı. Müminlerin hicreti, Medine'li müslümanlarla son Akabe bîatı
sırasında Zilhicce ayında kararlaştırılmıştı. Mîlâdî 622 yılının Nisan ayına
rastlayan Muharrem ayı başlarında da hicret için izin çıkmıştı. Kureyş
kâfirleri, düşman oldukları kimselerin aralarından ayrılmalarını istemekle
beraber, bir taraftan da endişeleniyorlardı. Onun için istemedikleri
insanların çıkıp gitmelerinde bile düşmanlıktan geri kalmıyorlardı.
Kâfirlerin zararından korunmak için bütün müminler gizlice göç ederlerken,
Hazreti Ömer kılıcını kuşanmış bir halde Kabe'yi tavaf ettikten sonra, din
düşmanlarına meydan okuyarak yola çıktı. Kendisine kimse karşılık vermeye
cesaret edemedi. Müslümanların dinleri uğruna her şeylerini bırakıp vatanları
olan Mekke'den ayrılmalarına "Hicret", kendilerine
"Muhacirler", onları Medine'de karşılayıp Allah için her türlü
maddî ve manevî yardımda bulunan müminlere de "Ensâr" adı verildi.
İslâm Dininde zulme uğrayanların yurdlarını terkedip yeni bir memlekete
sığınmaları ve orada yaşayan müslümanların kendilerine kucak açıp kardeşçe
davranmaları gibi büyük bir dayanışma ve kaynaşmayı, Allah yolunda beraber
çalışmayı sergileyen Hicret hadisesi, tarihte çok mühim bir yer tutmaktadır. Öldürme Kararı Bir müddet sonra
Mekke'de Peygamberimiz, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ali ve hapsedilenlerle
beraber bir kaç mümin kalmıştı. Kureyş kâfirleri önce kendilerinden
kurtulduklarını sanarak rahatladıkları
müminlerin, Medine'de toplanıp birleşerek kuvvet bulduklarını görünce
endişeye kapıldılar. Çünkü Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolunun üzerinde
bulunuyordu. Bu sebeple, kendileri için tehlike gözüküyordu. Üstelik
müminlerin orada iyice kuvvetlenmeleriyle islâm'ın civar kabilelere de
yayılması, tehlikeyi daha da büyütüyordu. Kureyş kâfirleri acele olarak toplandılar. Peygamberimiz
Aleyhisselâm gidip müminlerin başına geçmeden bu işi bitirmek, tehlikeyi
ortadan kaldırmak istediler. Ne yapacaklarına dair uzun uzun konuştular.
Zincire vurup hapsetmek veya başka bir yere sürgüne göndermek gibi bir çok
fikirler ileri sürdüler. Ancak bunların hepsinin bir mahzuru ortaya çıkıyor,
istenilen neticeyi vermesi de şüpheli görülüyordu. Nihayet en cin fikirlileri olan Ebû Cehil, Peygamberimizin
vücudunun ortadan kaldırılmasını söyledi. Kan dâvasını önlemek için de, her
kabileden seçilecek birer yiğidin topluca hücum etmelerini ileri sürdü.
Böylece kimin öldürdüğü bilinmeyecek, Hâşim Oğulları da bu kadar kabileye
karşı koyamayacağı için diyet ödenmesine razı olacak, iş de kolayca
kapanıverecekti. Ebû Cehil'in fikri kabul edildi. Kureyş'in çapulcuları
Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmek için saadetti hanesini geceleyin
çevirdiler. Niyetleri kapıdan sabah vakti çıkar çıkmaz işlerini bitirmekti.
Ancak Allahü Teâlâ, Cebrail Aleyhisselâm ile onların kötü ve korkunç niyetini
sevgili peygamberine bildirdi. Efendimiz (A.S) de yatağına Hazreti Ali'yi
yatırdı. Kendisi ise, Yasin Sûresi'ni okuyarak müşriklerin arasından çıkıp
gitti. Kâfirler işin farkına bile varamadılar. Sabahleyin yatakta Hazreti
Ali'yi görünce küplere bindiler. Mekke'den
Ayrılış Ve Sevr Mağarası (M.622-İslamın13.
Yılı) Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisine hicret etmek arzusunu
bildiren fakat her defasında beklemesi söylenen en yakın dostu Hazreti Ebû
Bekir'in yanına varmıştı. Hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktılar. Mekke'ye
birbuçuk saatlik mesafedeki Sevr dağında bir mağaraya gizlendiler. Mekke'den
ayrılırken ayakkabılarını çıkarmışlar, ayaklarının uçlarına basarak yol
almışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, iman etmeyen fakat yine de en emin
kişi olduğunu kabul eden Kureyşlilerin; kendisine bıraktıkları emanetlerini
de Hazreti Ali'ye teslim etmişti. Hazreti Ali de Efendimiz (A.S) Mekke'den
ayrıldıktan sonra bu emanetleri sahihlerine vermiş, onlardan üç gün sonra
yalnız olarak Medine'ye hareket etmişti. Kureyş kâfirleri, Peygamberimiz Aleyhisselâmı ellerinden
kaçırdıktan sonra, 100 deve mükâfat vaadiyle, peşine bir çok adamlar
saldılar. Kendileri de en iyi kılavuzları tutarak aramaya çıktılar. Bir ara
gizlendikleri mağaranın kapısına kadar geldiler. Ancak mağaranın ağzındaki
ağaca yuva yapan güvercinleri, kapıyı ördükleri ağ ile kapatan örümcekleri
görünce döndüler. Bu halde içeriye kimsenin girmemiş olduğunu sandılar.
Halbuki onların konuşmaları içeriden duyuluyor, Hazreti Ebû Bekir
Peygamberimiz Aleyhisselâm için endişeye kapılıyordu. Efendimiz (A.S) ise,
yakın dostunu: -"Mahzun olma, Allahü Teâlâ bizimle
beraberdir!" diye tesellî ediyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm, hicret arkadaşı ile üç gün üç gece
mağarada kaldı. Bu zaman içerisinde Hazreti Ebû Bekir'in oğlu Abdullah
haberleri bildirir, âzadlı kölesi Hazreti Âmir b. Füheyre de sütlerini
getirirdi. Üç gün sonra, arama işi biraz gevşeyince, kılavuz seçilen kimse
develeri getirdi. Kılavuz kâfir olmakla beraber, yolu en iyi bilen, güvenilir
bir adamdı. Hazreti Âmir de yanlarında olarak Medine'ye doğru yola çıktılar.
Sapa ve kestirme yollardan gittiler. Kureyş'in 100 develik mükâfatını duyan Süraka adında yiğit bir
pehlivan, Fahri Kâinat Efendimize yetişmeyi başarmıştı. Hazreti Ebû Bekir'in
endişeleri arasında kılıcını çekip atını sürdü. Ancak atının ayakları kumlara
gömülüp aşağı yuvarlandı. Bütün gayretleri sonuç vermeyince, bir şey
yapamayacağını anladı. Pişmanlık duyarak Peygamberimiz Aleyhisselâmdan aman
diledi. İsteğinin kabul edilmesiyle o tarafa gelenleri de geri çevirdi.
İleriki senelerde ise İslâm'la şereflendi. Medine yolcularını yakalamak isteyenlerden biri de 70 kişiyle takip
eden Büreyde idi. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâmla karşılaşınca, onu
bağlayıp götürmek isterken kendisi O'na bağlandı kaldı. Yanındakilerle
beraber müslüman olup beyaz sarığını mızrağına geçirerek Peygamberimizin ilk
bayraktarlığını yaptı. Yolda daha bir çok mucizeler meydana geldi. Nihayet İslâm'ın
13'üncü senesi Rebîulevvel ayına rastlayan Mîlâdî 17 Temmuz 622 tarihinde,
Mekke'den çıkıp 13 günlük yolu 8 günde alarak Medine'ye hicret eden
Peygamberimiz Aleyhisselâm ve en yakın dostu, Kuba köyüne ulaştı.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın gelmesini her gün güneşin altında dört gözle
bekleyen ve bunun için yollara dökülen müminler, yüksek bir kuledeki
yahudinin "Beklediğiniz zât geliyor!" diye bağırmasıyla sevince
boğuldular. Medine adetâ bayram yerine döndü. Hep beraber Peygamberimiz
Aleyhisselâmı karşıladılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Medine'ye bir saatlik mesafede
bulunan Küba'da iki hafta kadar kaldı. İslâm'da ilk mescid olan Kuba
mescidini yaptırdı. Hazreti Ali ile bazı sahabiler burada kendisine kavuştu.
Daha sonra bir Cuma günü, etrafını kuşatan müminlerle Medine'ye hareket etti.
Rânûna vadisindeki Salim Oğulları yurdundan geçerken, öğle vakti Cuma namazı
farz kılındı. Peygamberimiz Aleyhisselâm bu emri bildirerek ilk Cuma namazını
kıldırdı ve güzel bir hutbe okudu.
Aynı günün akşamı Medine'liler Peygamberimiz Aleyhisselâmı büyük bir sevgi
ile karşıladılar, bayram yaptılar. Kendisini ve O'na inanarak hicret edenleri
başlarına tâc ettiler. Peygamberimiz Aleyhisselâmı müsafir etmek için yarışa
girdiler. Efendimiz (A.S) ise, hiçbirini kırmamak için devesini serbest
bıraktı. DevesininHazreti Halid b. Zeyd Ebû Eyyub Ensarî'nin evinin yanına
çökmesiyle, yedi ay onun evinde müsafir kaldı. MEDİNE DEVRİ
(M.622 - İslamın 13. Yılı - Hicri-1 ) Peygamberimiz Aleyhisselâmın Medine'ye hicretiyle, ilahî
vazifeyi ifa etmekteki 13 senelik Mekke devri sona ermiş, 10 yıllık Medine
devri başlamış oldu. Hicretin İslâm ve dünya tarihindeki yeri çok mühim
olduğundan, yapılışından 17 yıl sonra takvim başlangıcı olarak kabul edildi.
Böylece Medine devriyle, aynı zamanda hicret yılı da başlamış oldu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm hicretinde 53 yaşında bulunuyordu. Bu 53 sene, Fil
yılından Hicret'e kadar geçen zamanı da gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâmın
gelişiyle o zamana kadar Yesrib diye anılan bu şehir, Medine (Medinetünnebî =
Peygamberin Şehri) olarak isim değiştirdi. Müslümanlar
Arasında Kardeşlik Kurulması Mekke'li müslümanlar yurdlarından göç edip ayrıldıkları için Muhacirler,
Medine'li müminler ise onlara her türlü yardımı yaptıkları için, bu mânâya
gelen Ensâr adıyla anılıyorlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm düşmanlara karşı
iyice kuvvetlendirmek ve aralarında daha çok kaynaştırmak için müminleri
birbirine kardeş yaptı. Bir muhacir ve bir ensâr mümin, ikişer ikişer kardeş
oldular. Böylece vatanlarını bırakıp mallarını, mülklerini Allah yolunda
terkedenlere, yine Allah için diğer kardeşleri ellerini uzatıyor, malını
paylaşıyor, derdine ortak oluyordu. Bununla da İslâm iyice kuvvet bulup din hizmeti
daha kolay yapılıyordu. Müslümanlar arasındaki bu kardeşlik, tarihte örneği görülmemiş
bir şekilde büyük bir mânâyı dile getiriyor, kan kardeşliğinden daha tesirli
olduğunu gösteriyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm müminleri kardeş yaptıktan
sonra, erkek ve kadın yeni müslüman olanların hepsinden de bîat almış, ahd ve
sözle Allah yoluna bağlamıştı. Bu kardeşliğin
tesiriyle mal ve sermaye sahibi olan Mekke'li muhacirler de kısa zamanda
ticaret hayatında ilerlemişler, kendi kendilerini idare eder hale gelmişlerdi.
Hatta içlerinde büyük kervanlar kaldıranlar, son derece zengin olanlar bile
vardı. Yahudilerle Vatandaşlık Andlaşması Peygamberimiz Aleyhisselâm müminleri birbirine bağladıktan
sonra, aynı şehirde beraber yaşadıkları diğer insanlarla da iyi münasebetler
kurmak istedi. Bunların başında yahudiler geliyordu. Müslümanlar Medine'ye
göç etmekle düşman tehlikesinden kurtulmuş sayılmazlardı. Kureyşliler,
gönderdikleri mektublarla gerek yahudileri, gerekse Medine kâfirlerini
müminler aleyhine kışkırtıyorlar, bu hususta onlara bile hakaret ve tehditte
bulunuyorlardı. Yahudilerle yapılan vatandaşlık andlaşmasında, Medine'ye
yapılacak düşman saldırıları karşısında ortak hareket etmek, birbirlerinin haklarına
saygı göstermek, kötü hareketlerden, yasaklardan kaçınmak gibi maddeler
vardı, andlaşmazlık halinde Peygamberimiz Aleyhisselâm hakem seçilmişti.
Ancak müslümanlığın ilerlemesini istemeyen yahudiler, sonraları ilk fırsatta
andlaşmayı bozdular ve cezalarını da çektiler. Mescid-i Nebevî'nin
Yapılması - Suffa Eshâbı Peygamberimiz Aleyhisselâm Medine'ye gelince, müminlerin
genişçe ibadet edebileceği bir Mescid ihtiyacı ortaya çıktı. Şehre girişinde
devesinin çöktüğü arsa satın alındı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve bütün
sahabiler canla başla çalışarak büyük bir Mescid yapıldı. Bu
mescide,"Mescid-i Nebevî = Peygamber Mescidi" .adı verildi. O zaman
kıble, Mescid-i Aksa üzere olduğu için, mihrabı Kudüs'e doğru yapıldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm mescidinin hemen yanıbaşına Suffa
denilen gölgelik bir yer yaptırdı. Kimsesiz, ilim öğrenen ve öğreten
müminleri yerleştirdi. Böylece bugünkü Kur'ân mekteblerinin temeli atılmış,
ilim tahsili başlamış oldu. Suffa Eshâbı adıyla anılan bu müminler, devamlı
olarak Peygamberimiz Aleyhisselâmın yanında bulunurlar, ilim öğrenirlerdi.
Sahabile.rin zenginleri ise, onların geçimini sağlarlardı. Islama yeni
girenlere öğretici olarak burada yetişen âlimler gönderilirdi. Hazreti
Aişe ile Evlenmesi (M. 623- H. 2) Peygamberimiz Aleyhisselâm, Mescid'in inşaası bittikten sonra,
bitişiğinde kendi ev halkı için Hâne-i Saadet adı verilen odalar yaptırdı. O
zamana kadar Mekke'de bulunan ev halkını getirterek buralara yerleştirdi.
Efendimiz o zaman Hazreti Şevde validemiz ile evli, Hazreti Ebû Bekir'in kızı
Hazreti Aişe validemiz ile de nişanlı idi. Mescid ve hanei saadet yapıldıktan
sonra Hazreti Aişe validemiz ile evlendi. Hicretten 7-8 ay sonra yapılan bu
evlilik sırasında Hazreti Aişe validemiz 18 yaşında, zekâsı ve aile terbiyesi
çok olgunlaşmış bir çağdaydı. Peygamberimiz Aleyhisselâm'dan öğrendikleriyle,
hadis ve fıkıh ilmine çok büyük hizmetlerde bulunmuştur. İlk
Ezan, Namaz Rekatleri Ve Aşûrâ Orucu (H.-2) Mescid'in bitmesinden sonra, müslümanlara namaz vakitlerini
bildirmek için bir alâmete ihtiyaç oldu. Peygamberimiz Aleyhisselâm
sahabileriyle çeşitli çareler konuştu. Çan çalmak, boru çalmak, ateş yakmak
gibi fikirler, başka dinlerin alâmetlerine benzediği için kabul edilmedi.
Sonra, görülen bir rüya üzerine bugünkü şekliyle Ezan sünnet kılındı. Aynı
zamanda ilahî vahiy ile de bildirilen Ezan, çok kuvvetli bir sünnet oldu.
Hazreti Bilal i Habeşî, gür sesiyle ezan okumaya başladı. Hicretin birinci yılında namaz rekatlerinin sayısı da değişti.
Mi'racda vitir ve akşam namazı farzı üç, yatsı, sabah, öğle ve ikindi
namazlarının farzları ise ikişer rekat olarak emrolunmuş ve hicrete kadar
böyle kılınmıştı. Ancak hicretten hemen sonra vitir ve akşam namazı farzı
yine üç, sabah namazı farzı da iki rekat olarak kaldı, hazerde ve seferde değişmedi.
Yatsı, öğle ve ikindi namazlarının farzları ise seferde yine iki olarak
kaldı, hazerde ise dörder rekata yükseltildi. Cuma namazının farzı, Ramazan ve Kurban namazları ise iki rekat
olarak emrolundu. Peygamberimiz Aleyhisselâm Medine'ye gelince, sahabilerine
Muharrem ayında Aşûrâ orucu tutulmasını da bildirdi. Kâfirlerle
Savaşa İzin Verilmesi (M. 623- H.2) Mekke Kâfirleri, müslümanların günden güne kuvvet bulmasını
çekemiyorlar, kendileri için büyüyen bir tehlike olarak görüyorlardı. Bu
endişelerinden dolayı, Medine yahudileri ile müşriklerine gönderdikleri
mektublarla kışkırtıcılıktan geri kalmıyorlardı. Bunun tesiri de kendini
göstermiş, yahudiler ve yerli kâfirler düşmanlığa başlamışlardı. Bunlara
müslüman gözüküp de kâfirlerle aynı düşmanlığı gizli ve sinsice yapan
münafıklar eklenince, İslâm'ın düşmanları gittikçe işi azıtıyordu. Kureyş kâfirleri kışkırtıcılıkta, hakaretti sözler yayarak dil
ile yaptıkları düşmanlıklarına; bir de, Medine yakınlarına kadar sızarak mal
ve can emniyetini bozmayı eklediler. Kâfirlerin bu baskınları karşısında,
sayıları 1500'e ulaşan müslümanlar nöbet tutmaya başladılar. Kâfirlere karşı
koymak istediler. Ancak ilahî emir henüz gelmediği için Peygamberimiz
Aleyhisselâm izin vermiyordu. Nihayet bir müddet sonra, önce İslâm şairlerine, kâfirlerin |